Çoban masalı saklı ormanlar

Istrancalar dört mevsimde de güzeldir. Sonbahar ise başka türlü güzeldir. Yazdan kışa yol alan vakitlerde dağlarda ve ormanlarda oluşan manzaraları ıskalamak doğaseverler için pişmanlık vesilesidir.

İnsanlarda doğaya ulaşmaktan daha ziyade pandemi döneminde kimselerin pek olmadığı yerlerde bulunma arzusu ağır basmaya başladı. Bu durum sair zamanlarda daha sakince olan tabiat alanlarının maalesef insan baskısı altında yaşamsal tehdit altına girmesine neden oluyor.

Büyük şehirlerden doğaya doğru taşan medeni vahşiliğimizi eşsiz güzellikteki bu coğrafyaya evimizden sokağa taşan lağım gibi akıtıyoruz adeta. Şehirden doğaya kaçışlarımız birçoğumuz için aslında kötü hastalıklarımızı bu bakir yerlere bulaştırmaktan başka birşey değil.

Neredeyse her hafta sonu bir ritüel haline gelen günübirlik Trakya ve özellikle Istranca seferlerimizde bu defa daha da kuzey batıdan başladık seferimize.

Bozulmuş bağlarda kalmış tek tük koyu kırmızı, mor üzüm salkımlarını geride bırakıp; Pınarhisar, Kırklareli karayolundan daha yüksek rakımlara doğru yol aldık. Üsküp’ü de geçerek Çukurpınar ve Armutveren köylerini geçip Sarpdere’ye doğru yol alacağız.

Birkaç yıl evvel bahar vakti Dupnisa mağaralarına giderken geçmiştik bu yollardan. Geçen hafta Çukurpınar köyü yakınlarındaki Karamandere şelalesini görmek ve karelemek için geçmiştik aynı yollardan. Şelale yoktu. Kurumuştu. Umuyoruz ki içinde yaşadığımız kurak ve susuz zamanlar sona erer ve tüm akarsuların sularına kavuşurlar.

Istranca yolları çok yerde sizi aracınızı park edip birbirinden güzel manzaraları seyretmeye zorluyor.

Armutveren köyü mevkiinde kısa bir fotoğraf çekme molası verdik. Karadeniz üzerinden güneye akan bulutlar, dağlar ile birlikte inanılmaz güzel güz görüntüleri oluşturuyordu. Genellikle kuş ve kelebek çekmek için konsantre olduğum fotoğrafçılık merakımı iki haftadır genel olarak manzara çekimlerine yönlendirdim. Yazımın başında da belirttiğim gibi ıskalamış olmaktan pişmanlık duyacağım güzel manzaralar ile karşılaşıyorduk sürekli.

Sarpdere köyünden Dupnisa mağaralarına giden yola girdikten sonra yolun iki yanı da inanılmaz güzel manzaralara sahip. İstanbul’dan İğneada’ya doğru Kıyıköy’ü de içine alan taş ve maden ocakları terörü henüz buralarda çok fazla tahribat yapmamış gibi durmakla birlikte her yerde kanayan bir yara olan plansız ve orantısız ağaç kesim faaliyetlerinden burası da nasibini alıyor gibi.

Planladığım yürüyüş rotasının başlangıç kısmı için haritada biraz uzaklaşınca kendimizi Dupnisa mağaralarının girişinde bulduk. Üç yıl öncesine göre buralar oldukça turistik bir hal almış ve çok büyük otoparkta ciddi bir doluluk vardı. Kendimizi bu kalabalıktan uzaklaştırıp harita üzerinde bu defa doğru yeri bulmak üzere balaban deresi üzerinden geçen ve yanında piknik alanı bulunan rotamızın başlangıç noktasına vardık.

Aracımızı park ettikten sonra piknikçilerin gürültüsünden kendimizi hızlıca uzaklaştırıp rotamızın bizi götürdüğü ve bizim de ayaklarımızın tahammül edebildiği yere kadar kimi zaman dere kenarındaki patikayı takip ederek kimi zaman da yer yer suyu çekilmiş dere yatağındaki taşlar üzerinden sekerek kısa bir tabiat yürüyüşü yaptık.

Yürüyüşümüz sırasında karşılaştığımız insan kaynaklı çöp ve atıkların artık dehşet verici boyutta olduğunu görmek ayrı bir ıstırap vesilesi idi. Yürüyerek gelmekte zorlandığımız bu yerde yakılıp söndürülmüş ateşler etrafındaki içki şişeleri, plastik atıklar, çocuk bezleri, eski gömlekler ve hatta çoraplara kadar envai çeşit çöp; doğayı elbirliği ile yok etmek üzere verdiğimiz bir yeminin maddeleri gibi diziliyorlardı adım başı!

“Bugünlük bu kadar yeter. Karanlığa kalmayalım!” diyerek dönüşe geçtik. Gökyüzünde bulutların ardından bir gözüküp bir kaybolan güneşin oluşturduğu kontrast, fotoğraf çekmek için farklı imkanlar veriyordu. Taşların üzerinden keçi gibi zıplayıp yol almanın artık yaşı kemale eren benim gibiler için verdiği fiziki yorgunluğa rağmen dönüş yolunun hemen başında Sarpdere köyü yakınındaki sağlı sollu meralarda fotoğraf çekmek için arabayı park ettim. Eşim her zaman olduğu gibi benim profesyonel makine ile çekmeyi başaramadığım güzel anları akıllı telefonu ile yakalamayı başardığı için bu güzel rekabette benden birkaç sayı öndeydi ve ben de kendisinden bu farkı kapatabilmek için müsaade istedim ve yol kenarına tripodumu kurdum.

Gruba doğru yol alan güneşin batışını ve batmadan evvel bu güzel meranın üzerine son ışık huzmelerini bırakışını karelemek muazzam bir fırsattı ama önümüzdeki dağ yollarında karanlıkta gidilecek epey uzun bir yolun olması ve evde bizi sabırsızlıkla bekleyen kedimiz Paşa hazretlerinin geç kalmamız halinde bize uygulayabileceği terörü de düşünüp elimi biraz çabuk tutmaya çalıştım.

Manzara gerçekten masalsı bir tablo halini almıştı.

Karışık ağaç türleri ile süslü ormanların kapladığı yamaçlar ve tepeler üzerinden bulutlar arasına kah girip kah çıkan güneş iyi bir kare elde edebilmem için gerekli ayarları yapabilmem konusunda biraz şaşırtıcı çalımlar atıyor olsa da manzara her zaman rastlanan türden değildi.

Derken manzaraya bir sürünün senfonisi eklendi uzaklardan.

Sürüler çobanlar ı eşliğinde meraların bitip ormanların başladığı yerden köye dönmeye başladılar. Sanki az evvel dere kenarında rastladığımız ve incecik tahta bir köprüden nazik adımlar ile geçen sürü gibi geldi bana. Çobanı eşimin köprüden rahat geçmesi için sürüsünü nezaketle bekletmişti. Halbuki eşim köprünün ortasında özellikle beklemişti o güzellikler sağından solundan geçsinler diye. Öyle de olmuştu. Şimdi de zannedersem o sürü dönüyordu bu defa köyüne.

Acelesi hiç mi hiç olmayan bir dere gibi meranın yeşilliği üzerinde akıyordu koyun sürüsü. Çobanları ise en geriden geliyordu hiçbir kuzusunun sürüden ayrı düşmemesi için. Belki yorgunluktan belki de hiç bilmediğimiz nice düşüncelerden ağırlaşmış başı öne doğru düşmüştü.

Belki de o çok bilindik masalların bir kahramanıydı kendisi.

Hani o ormandaki peri kızının peşinden koşan çoban gibi…

Hani o hep koşup koşup da kendisi durdukça duran, koştukça koşan, kendisine hep gülümseyen ama çoban ile arasındaki mesafenin kapanmasına hiç imkan vermeyen o peri kızı…

Belki de bizim çoban kardeş de sürüsünü saldığı ormanın içinde hayal perilerinden birinin peşinden koştu da yoruldu. Kim bilir?

Istrancalar…

Hele de böyle güz vakitlerinde Tanrı’nın gurup vakti güneş ve bulutlar ile çıldırtan güzellikte bir tablo resmettiği vakitlerde…

Çoban masalları anlatır adeta!

Duyabilene ve anlayabilene…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: