Kısa hikayeler

Zülfü Livaneli’nin çok güzel bir şarkısıdır.

“Neler anlatır neler… Kısa hikayeler…” diye başlar.

Eşimle tophane sokaklarında dolanırken bir kokoreççi dükkanı karşısında görmüştük onu.

Hemen birkaç kare çekmeye çalıştım. Suratındaki sevimlilik dışında derin anlamlar yüklüydü bakışlarında.

https://www.flickr.com/gp/fatihozcan/686vQ7

Fotoğraf çekmek için yanına yaklaşmam o ağır abi duruşunu bozmadı. İlk bakışta belli olmayan ama fotoğrafa sonradan baktığımda güzel suratında sokak yaşanmışlıklarının izlerini gördüm. Kulaktaki çentikler ya başka pisiler ile kavganın ya da yemek aramak için uzatılmış kafanın cam kesikleri idi.

Hiçbir sokak kedisini bu kadar kucaklayıp eve getirmeyi istememiştik ama belli ki adı özgürlük, yuvası sokaklar, çatısı gökyüzü,yorganı ise gazete kağıtlarıydı.

Bu ve bununla birlikte çektiğim birkaç karede bu güzel suratın bakışlarındaki anlamlar kaldı aklımızda.

Neler anlatıyordu kimbilir neler…

Bu resmi arşivden her çıkartıp baktığımda Zülfü Livaneli’nin şarkısı aklıma geliyor.

Neler anlatır neler…

Kısa hikayeler…

KISA HİKAYELER

Neler anlatır neler
Kısa hikayeler
İnsanların yüzleri
Yüzlerindeki keder

Evde kalmış bir kızın
Buğulu camlarında
Kalan solgun hayaller
Kısa hikayeler

Dar gelirli memura
Dünyayı dar getiren
Düşük omuzlarında
Kısa hikayeler

Ben bunu söyleyince
Akan sular durulur
Der gibi yürüyenler
Kısa hikayeler

Okunmuş okunacak
Kitapları yazanlar
Yazıları basanlar
Kısa hikayeler

Ötüşlü ötüşsüz kuşlar
Gurbete gelip gider
Yorgun kanatlarında
Kısa hikayeler

İnsanlar güzel
İnsanlar yorgun
Ölümler gibi durgun
Kısa hikayeler

Zülfü Livaneli

“Gelsene” dedim. “Gelmem” dedi.

Geçen defa arabaya binmiş giderken son anda görmüştük. Durmamıştık.

Bu defa Karaağaç köyünden çıkmadan evvel aynı yerde rastladık ona.

Yine arabayı çalıştırıp yola koyulmuştuk.

Bu defa üşenmedim durdum. Geri geri gittim. Benden daha kedisever eşim hiç yadırgamadı. Ya fotoğrafını çekecektim ya da kucaklayıp eve getirecektik.

Sokağı dönüp arabayı bıraktığımız yere geri geldiğimizde altına saklandığı  konteynerin içinden çıkıp nasibini aramak için çöpleri dikizler vaziyete geçmişti.

Sokak kedisi işte!

Hayat neyin iyi neyin kötü olduğunu acı tecrübeler ile öğretmiş kendisine belli ki. Bakışlarında o ilk göz göze gelmenin ürkek ifadesi var.

Hele bir de meraklı bir adamın kendisine bir alet doğrultarak ne yaptığını algılaması dikkatli olması gerekliliğini hissettiriyordu içgüdüsel olarak.

Eşim gelen bir telefonu yanıtladığı için arabadan inemedi. Zaten inmiş olsaydı o kedi de çoktan kucağına atlardı eminim. Sebebini ve nasıl olduğunu bilemediğim telepatik bir lisan var kedilerle arasında. En huysuz kedi bile hanımı görünce gelip kendisini sevdirmek için can atıyor.

Bagajı açıp makineye uygun bir lens bulup takmam oldukça hızlı olmasına rağmen yaramazın fotoğrafını ancak bir kare yakalayabildim çöpün üzerinde. Yakınına gidip ürkütmemek için 200 mm’lik lens ile yakınlaşmama rağmen “Ne oluyor ya! Şişmanın biri bir şeyler yapıyor. Niyeti iyi değil.” diyerek atlayıp sokağın ortasına doğru uzaklaştı.

Sihirli kelimeleri kullandım ve son bir umutla “Pisi Pisi” dedim.

Durdu. Şöyle bir baktı.

Şaşılacak bir şekilde sokağın orta yerinde kendi doğasına özgü o kıvrıla kıvrıla yuvarlanıp şımarıklıklarını yapmaya başladı.

Uzaklık, ışık, modelin hareketliliği hepsi birden fotoğraf çekebilmek için çok zordu.

Bu şımarık hareketler belki de “Gel sev beni, göbeğimi kaşı” emirleriydi belki de.

Belki şımarıklık yapıyordu belki de tüylerinin arasına giren istenmeyen birşeyden kurtulmak istiyordu. Ne yapmak isterse istesin bana güzel bir modellik yapmış oluyordu ama makinenin netleme ayarlarını o hız içinde tam yapamadığımdan birçok kare heba oldu.

SAMSUNG CSC

Yerimden azıcık kıpırdayıp 200 mm’den daha kısa bir zoom ile fotoğraf çekmek istedim ama aramıza bir kamyonet giriverdi. Sonrasında ise kedilerin en ufak bir yabancı ses karşısında birdenbire pür dikkat kesilmesi olur ya… Gözlerini ve ilgisini sesin geldiği yöne çeviriverdi.

Çöplerin içinde kısmet arayan, sokaklarda bu kadar sürten, yuvarlanan yaramazın nasıl da bu kadar temiz kalabildiğine şaşırdım.

Bir kez daha seslendim. “Pisi pisi… Haydi gel bize gidelim. Bizim kedimiz ol. Daha doğrusu sen bizim sahibimiz ol.”

Son bir ters bakış attı ve arkasını dönüp çekip gitti.

Aslında haklı belki de.

Kendisini özgür hissettiği sokaklardan kopartıp; ekmek elden su gölden de olsa en fazla cam önü konforu sunabileceğimiz bir İstanbul evindense Edirne’nin Karaağaç köyünde sokak kedisi olmayı tercih edecektir mutlaka.

Sonuç.

Yine bir güzel sokak kedisini daha sokaklarından koparmaya gönlümüz elvermedi.