Dağ sümbülü

Nisan ayı geldiği vakit orman gölgelerinde, yamaçlarda ve hatta gezip dolandığımız kumullarda topraktan tek tük fışkırıveriyorlar.

Bu defa karadenize paralel, longozu kıyı ile ayıran minik tepeciklerin kıyısından kumulları tarayarak dolanıyoruz. Her hafta ayrı bir nabit topraktan uyanıyor. Bu yeniden doğuşa yakından tanık olmak duygusunu hemen hemen her hafta yaşamak muhteşem bir duygu.

Evvela kumullar üzerinde tek tük rastladık. Erkenci bunlar dedik ve hemen makinelerimize sarıldık. Bir yandan da ritmini hiç eksiltmemiş olan yağmur tepemize yağmaktaydı. Damlaların bu nazik çiçeğin yapraklarındaki tutunuşu harikulade bir görüntü.

Az daha yürüdüğümüzde bu yalnız çiçeğin akrabalarının çoğaldığını gördük.

Topraktan fışkırmış bu güzelliklere basmamak için itina göstererek yürüdük. Fotoğraflarını çektikten sonra da yolumuzu biraz değiştirmek istedik. Bu güzel çiçeklerin hemen az ötesinde
dört tekerlekli arazi motosikletlerinin kumullarda bıraktığı derin izleri görünce onlarca soru kafamıza üşüştü.

Neden? Neden? Neden?

Bu güzel coğrafyada sırt çantana bir şişe su, bir sandviç, birkaç meyve atıp boynuna asacağın fotoğraf makinesi ile keyfile yürümek varken şehrin o ne tat verdiği meçhul zevklerini buralara taşımak…

Ötelerden bu acayip arazi aracına binip kumsal üzerinde çılgın gibi eğlenen (!) kişileri gördükçe kıyı kumullarına doğal set çeken mert gölünün sularının geri çekilip güzergahın yürüyüşe uygun hale gelmesine üzülmedik değil.

Dağ sümbülünü parklara da ekiyorlar. Hepsi aynı anda topraktan fırlayıp aynı anda yedikleri gübreler ile merasim kıtası askerleri gibi oluyorlar. Tabiatın içinde kendi başına hayata tutunanları ve yaşamaya gayret edenlerin bu dağınık hallerini daha çok seviyorum. Yağmur, rüzgar ve tüm şartlar onları şu kısacık yaşamlarında daha dirençli hale getiriyor ve her biri farklı bir görüntüye, duruşa sahip oluyorlar. Ne karadenizin savurduğu tuzlu rüzgar ne de vakitsizce yağan damlalar onları yaşama tutunmaktan alıkoyamıyor.

Ama an geliyor topraktan dışarı yol alıp o güzel çiçeklerini tabiata armağan eden bu güzel nabit keyif için kumda motor bağırtanların kalın tekerlekleri altında kalıyor.

Yazık ediyoruz.

Yaşamak kolay değil.

Emek istiyor!

Yaşatmak kolay değil.

Saygı istiyor!

Öksürük otu

Bütün kışı tek bir hap içmeden geçirdim diyerek fazla böbürlendim.

“Turşu suyunu, bozayı, yoğurdu bolca tükettim. Aslanlar gibi bağrımı rüzgarlara açtım tüm kış!” diye yiğitlik öyküleri anlattım durdum. Kışın belki de son haftası boğaz nahiyemde bir yanma, yutkunma zorluğu ile uyanıverdim bir sabah. Burnumdan dışarı çıkıp gitmek isteyen birşeyler göz altlarıma ve alnımın ortasına doğru yayılıp ağrıdan gözlerimi açamaz hale getirivermişti bir anda beni. Şu yıllardır birlikte yaşamaya alışık olduğumuz sinüzit denen dert yine gecikmeli de olsa yapmıştı yapacağını. Biliyordum ki bu inatlaşmanın akabinden kısa süre sonra ateş ve yataktan kalkamamak gelecekti. Çaresizce doktorun yolunu tutup o pek reçete etmek istemedikleri, kamu spotlarına konu olan antibiyotiklerden bir avuç dolusu almam gerekecekti. İlaveten de şu, bu ve o ilacı da yazıverdi doktor bey gitmişken.

İnsanın canı ağrıyan sızlayan yerinde atar derler. Boğazımdaki ağrı her yutkunuşta sanki bir çalı topunu yutarmışçasına acı verdiğinden gece boyunca otuz saniyede bir uyanmak zorunda kalmıştım. Antibiyotik kırksekiz saatten evvel etki göstermez derler. Bu yorucu gecenin ardından arşivde birikmiş karelere göz atıyordum. Antibiyotiğin etkisini göstermesi ile nefes yollarımdan sökülen mukoza boğazımı tıkayarak beni öksürtmeye de devam ediyordu bir yandan. İşte bu öksürükler içinde arşivimdeki karelerden bir çiçeğe rastlıyorum. “Öksürük otu”

Mart başındaki Istranca gezilerimizde yol kenarlarına sapsarı yağmış olan çiçeklere rastlamıştık. Kızılağaç köyünden Sivriler’e uzanan yolun sarp kısmından aşağı doğru inen tatlı yokuşun yol kenarlarında pıtırak gibi bitmişlerdi. Kış mevsiminin bavullarını topladığı bu zamanda baharın öncüleri sökün etmişti. Her hafta yeni bir bitki çıkıyordu karşımıza.

Tabiat haftalardır bize öğretmen olmaya itina ile devam ediyordu. Defterimize yeni bir kuşun veya çiçeğin bilgisini eklemeye devam ediyoruz. Arabamızı sağa çekip bu güzel çiçekleri biraz görüntülemeye çalışmıştık. Henüz güneşin bulutlar arasından yer bulabildiği kısa zamanlarda kendini gösterebildiği zamanlardayız. Kapkara bulutların öğlen vakti loş bir karanlığa bürüdüğü yıldız dağlarında yol kenarlarında sarı sarı parlıyorlar. Mobil telefonlarımıza yüklediğimiz fotoğraflardan çiçekleri tanıma yazılımı ile çiçeğimizin ismini öğreniyoruz. Öksürük otu diyorlarmış.

Çok bilen internet hazretlerine yazıp sorduğumuzda aşağıdaki bilgileri aldık.


Öksürükotu, Latincede öksürük önleyici anlamına gelen “Tussilago farfara” ismiyle adlandırılan bir papatyagiller familyasındandır. Adından da anlaşılacağı üzere öksürüğü önlediğinden halk arasında bu ismi almıştır. Bazı yörelerde farfara otu, kavalak, sulandıkotu ve devetabanı olarak da bilinir. Çiçeklerini yapraklarından önce açan nadir bitkilerden biridir.
Öksürükotunun anavatanı Avrupa ve Asya’nın muhtelif yerleridir. Ülkemizde Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde doğal koşullarda yetişir. Bitki çoğunlukla yol kenarlarını ve sahil kenarlarını sever. İstilacıdır. Bulunduğu toprakta hızla yayılım gösterir. Hemen hemen kokusuz ve acımtırak lezzettedir. İlkbaharda bal arılarının ilk gıdasıdır.   
Son yıllarda adını sıklıkla duymamızla beraber öksürükotunun kullanımı çok çok eski tarihlere kadar dayanır. Antik çağda şifa amaçlı kullanılmış bitki türleri arasında önemli bir yer tutar. Anadolu’da hüküm süren Hitit’ler başta olmak üzere, Bazı kültürlerde bitkinin sapları yemek olarak da tüketilmektedir. Çorbalarda ve her tür salatada maydanoz yerine kullanılabilir.
Öksürükotu bitkisinden; öksürükotu çayı, öksürükotu tentürü üretilir. Ayrıca içeriğindeki müsilaj zenginliğiyle çok çeşitli ilaçların muhteviyatına girmiştir.
Öksürükotu tedavi amaçlı olarak mutlaka bir uzman denetiminde kullanılmalıdır.
Uygun şartlarda kurutulan öksürükotu, ağzı kapalı cam bir kavanozda, loş, serin ve kuru bir ortamda saklanıldığında ömrü 1 yıldır.
[1] Türkiye’de Bitkiler İle Tedavi_Prof.Dr.Turhan BAYTOP (s308)

Muhtemelen bir iki güne kadar tamamen iyileşirim. Sinüzit ile bu defa da bir avuç antibiyotik kullanarak savaştık. Şehir hayatında aldığımız nefesin içindeki tüm doğal olmayan partiküller nefes yollarının filtrelerini mahvederek içeride kurum olarak birikiyor. Bunlar zamanla bünyeyi güçsüz ve dayanıksız bir hale getiriyor.

Öksürük otu ise her mart ayı başında baharı karşılayan bir güzellik olarak dağları, tepeleri, yamaçları kaplıyor. Arıların uzun bir kıştan sonra ilk gıdasını oluşturuyorlar. Arılar bu çiçeklerden elde ettikleri özleri ballarında kullanıyorlar.

Öksürük otunun ismi ile müsemma bir şekilde öksürüğe olan faydasını inceleyecek bilgeliğe sahip değilim ama kendi ile elimizle kirlettiğimiz bu dünyaya birşeylere iyi gelsin diye gönderildiklerine eminim.

Kardelenleri bulmak

Her kısa seyahat sonunda defterimize ekleyebileceğimiz birkaç not biriktirmek kumbarasına bozuk para atan çocuk gibi keyif veriyor insana.

Geçen hafta yolumuzun üzerindeki bir derenin kenarında rastladığımız siklamenlere bu hafta ne ekleyebilirdik acaba?

Istrancalar ve hemen kuzeyindeki Karadeniz’in dövdüğü kıyılarda kim bilir ne hazineler vardı daha gitmediğimiz, görmediğimiz?

Mert Gölü’nün Karadeniz ile olan kucaklaşmasının sona ermesini anlaşılan henüz daha beklemek gerekiyordu. Aradaki dar geçiş yolu su altındaydı. Hedefimiz yirmi metrelik göl geçişini bir şekilde gerçekleştirip o upuzun muhteşem sahilde gidebildiğimiz kadar ileriye yürümekti.

Pabuç deresinde kendimizi epey yorduğumuzdan bu yeni güzergahı kısa bir keşif turu olarak öngörmüştük. Mert Gölü’nün kıyısına gelince önceden sözleştiğimiz bir balıkçı dostumuz kayığı ile bizi karşı kıyıya geçiriverdi. Ne zaman döneceğimizi sordu ve dönüş saatimizi belirleyip sözleştik.

Kayık ile karşı kıyıya geçince Karadeniz sahili boyunca yürümeye başladık. Şubat ayının başında olmamıza rağmen hava neredeyse 19 dereceyi bulmuştu. İğneada camisinin avlusundaki ihtiyar delikanlı dayımız: “Günler 105 olduğunda cemre fırtınası olur. Ondan sonra da ağaçlar çiçeklenmeye başlar zaten!” demişti. Havalar güzeldi ama önümüzdeki 15 gün içinde sağlam bir sezon finali gerçekleşebilirdi.

Mert gölünün içine doğru devam eden yol üzerinde biraz ilerleyip bir süre sazlıklar arasından gölü seyrettik.

Göle akan minik dereciklerin yolu kapladığı yerlerde geçiş yapabilmek için suya batmamız gerekecekti. Bunu en azından bu defalık göze almadığımız için geri dönüp kumsaldan doğu istikametine doğru yürümeyi tercih ettik. Bu arada sazların arasından suyun üzerinde alçak uçuş yaparak kanatlanan ördeği görüntüleyemediğimiz için de hem eşim hem de ben ayrı ayrı vahlandık.

Uzun kıyı şeridi boyunca uzanan bu eşsiz kumsalın el değmemiş; daha doğrusu mümkün olduğu kadar insan eli az değmiş hali, muhteşem ötesi güzellikte..

Bu güzergah ile daha evvelden orman içinden takip ettiğimiz patika yollarından ulaştığımız hamam gölüne gitmek oldukça kolay olsa gerek ama yürünmesi gereken yol pek de kısa değil. Ayrıca mevsimine göre değişen debilerde su geçişleri olduğunu da unutmamak gerekli. Mümkün olduğu kadar ilerlemeye çalışacağız. Sırtımda tripodum, boynumda iki makinem, sırtımda ekipman çantam ile yiğitliğe toz kondurmadan eşime yetişmeye çalışsam da bir süre sonra yoruldum. Kendi sırt çantası ile durumu benden farksız olan eşim de pes edince bir ağaç kütüğünün üstünde oturup dinlendik. Biraz da Karadeniz’in dalgalarını seyrettik.

Kısa bir moladan sonra tekrar yürümeye koyulduk. Mert Gölü ile Karadeniz arasında kalan kıyı kumulları ve geçiş safhasında bulunan kısmi çamurlu alanda endemik kumul bitkileri ve diğer bitki örtü türleri mevcut bulunmakta… Bu alanda keşfedilecek onlarca türde çiçekli çiçeksiz bitki yılın farklı zamanlarında kendilerini gösterebiliyor.

Kumlu alanlarda yürürken kırmızı çiçeksi yaprakları ile dikkatimizi ilk çeken kumul ve sahillerin çakıllı alanlarında yetişen kum sütleğeni oldu. Bir daha ki sefere daha güzel fotoğraflarını çekmeyi arzuluyorum.

Mert gölü sazlıkları sona erdi. Kıyı kumulları ile orman arasında oluşan doğal setlerin başladığı alanda adeta ormanın kapı muhafızlığını yapan yapan birkaç ağaç bizi karşıladı. Bunların arasında kısa bir mola verip sandalcımız ile olan randevumuza geç kalmamak için dönüşe geçmeyi uygun gördük.

Ağaçların arasına dalıp birkaç afacan kuşa rastlarsak kareleyebilir miyiz diye düşünürken ağaçların altındaki boynu bükük zarif güzellikleri gördük.

Bu haftasonu gezimizin yıldızları bu kardelenlerdi demek! Emin olmak için akıllı telefon ile bu güzel çiçeğin fotoğrafını çekip bitki tanıma yazılımı ile ismini öğrendik ve emin olduk. Bu güzel çiçeğimizin ismi yeşil kardelenmiş. (Green snowdrop)

Şubat ayı, hatta bazen de Ocak ayında çiçeklenmeye başlayan ve kimi zaman da üstüne yağan karlara aldırmaksızın başını karlardan dışarı kaldıran bu güzel çiçek siklamenler kadar olmasa da belirli bir yok olma tehdidi altında. İşin gerçekten çok ilginç olan yanı ise gelebilmek için belirli safhaları geçtiğimiz bu kısa rotada bu güzel çiçeklerin bile etrafında insan eli ile kirletilmiş bir çevrenin var olmasıydı.

Artık toparlanıp sandalın bizi bıraktığı göl kıyısına doğru yola çıkmamız gerekiyordu. Yolda yürürken yanıbaşımızda bize eşlik eden manzarayı biraz tariflemem gerekirse; longozun ardında birbiri peşisıra yükselen Istranca dağ silsilesinin, dağların üstündeki bulutların ardında parlayan kış güneşinin dağlara yüklediği yarı puslu heybetin tarifini yapabilmem pek mümkün gözükmüyor. Bu puslu arka fonun önünde kimi sazlıklara yakın kimi ise alabildiğine yüksekte dolanan yırtıcı kuşlar nasiplerini aramak için dolanıyorlardı. Bir tanesinin bize doğru hiç olmazsa bir yüz metre kadar yaklaşmasını bekledik ama tam aksi yöne doğru yol aldılar. Özellikle sazlıklara çok yakın uçan ve delicesine sazlar arasında birşeyler arayan kuşun saz delicesi olduğunu düşünüyorum. Uzmanı olmadığım için yanılma payımın yüksek olduğunu da belirtmeliyim.

Gölün kıyısına geldiğimizde ağırlıklar ve kumda yürümenin verdiği yorgunluk zirve yapmıştı. Bizi karşıya geçirecek olan sandalın sahibini telefonla aramıştık ve bize yardımcı olması için oğlunu göndermişti. Karşıya geçerken eşim sanki onca yolu yürümemiş gibi genç kürekçimizi baş kısma gönderip eski günlerdeki gibi kendisi küreklere geçti. Ben de sandalın arka kısmında tabiri caizse yorgunluktan bitap vaziyetteydim. Eşim sandalı karşı kıyıya şahane bir şekilde kıçtan kara etti ve bir karışlık suya su geçirmez çizmelerimle basitçe inmem yeterli olacaktı. Bir ayağımı gayet sağlam bir şekilde göl tabanına koydum ama öteki ayağım sandalda kalınca ve sandal da biraz hareket ediverince sol tarafımdan itibaren göle devriliverdim. Şükürler olsun ki tüm ekipman sandalda güvenli yerdeydi. Çizmelerin içine su dolması gayet iyi oldu zira ayaklarımın şişmesine bu su terapisi iyi geldi. Sadece kuru bir üst baş bulmak için markete gitmem gerekecekti.

Her hafta olduğu gibi Mert Gölü gezimizi sonlandırıp arabamıza geri döndüğümüzde etraftaki sevimli köpekler yolumuzu gözler oluyor. Onların da nevalesini ıslak üstüme rağmen eşimle birlikte dağıttım.

Marketten tedarik ettiğim kuru birşeyleri üstüme geçirip çok ama çok tatlı bir yorgunluka İstanbul’a doğru yola koyulduk.

Tabiat, kendisine olan hürmetimize bu hafta da güzel kardelenleri bize göstererek bir mükafat verdi. Gerek yırtıcı gerekse de minik kuşların daha güzel fotoğrafları için ise önümüzdeki maçlara bakacağız.

Yabani Siklamen (Cyclamen Coum)

Kış geldiğinden beri yollarını fena bozdular bizim Longoz ormanlarının. Makta (kışlık odun kesim alanı) faaliyetleri de biraz geç vakte sarktığından yağmurlar ile yumuşamış olan toprak yol; traktörlerin ve kamyonların altında çiğnenince bizim nazik arabalara geçit vermez oldu.

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na İğneada tarafındaki girişten Mert Gölü’ne erişmek çok sorun olmasa da birkaç kilometre ötedeki Hamam Gölü’ne gidebilmek sorunlu birkaç geçiş noktası nedeni ile pek imkan dahilinde değil gözüküyor.

Bu defa farklı bir güzergah ile şansımızı denemek istedim. Vize’den sonra Kömürköy üzerinden Sivriler köyüne giderek; oradan da Bulanık deresi üzerinden geçip Hamam Gölü’ne ulaşma planı yapmıştım.

Vize’de Otogar karşısındaki fırından sıcacık simitlerimizi aldıktan sonra direksiyonu Kıyıköy istikametine çevirdim. Geçen yıl Cehennem Şelalelerine gittiğimiz rotaya girmiştim. İleride Kıyıköy’e sapmayıp Kızılağaç istikametine doğru yol alacağız. Yol giderek daha yüksek irtifaya çıkıyordu ve Istrancalar üzerine çökmüş olan sis bulutları arasından geçmeye başladık.

Yer yer küçük çukurların olduğu düzgünce gözüken yolda çok süratli olmadan etrafınızı da seyrederek keyifli bir sürüş gerçekleştirmenizi tavsiye ediyorum. İnişli çıkışlı yollar genellikle parlak havalarda ve özellikle bahar aylarında seyrine doyum olmayan görüntüler sunuyor. Bu mevsim itibarı ile tabiat biraz çıplak da olsa yine de harika gözüküyor. Ne de olsa şehirden uzaktayız. Bu bile başlı başına bir nimet.

Sırası ile Kömürköy ve Kızılağaç köylerinden geçerek Sivriler köyüne ulaşacağız ama rastladığımız akarsu kenarındaki genişçe düz alanda park ederek bir süre mola vermeyi tercih ettik. İyi ki de etmişiz.

Çağlayarak akıp giden ve yatağındaki kayalara çarptıkça sıçrattığı sular ve üstünden atlayarak düştüğü yerlerdeki minik şelaleler ile mükemmel bir derenin kıyısındayız. Bu akarsuyun ismine haritadan baktığımızda Pabuç deresinin yanında olduğumuzu anlıyoruz. Bu güzel dere sularını Kıyıköy’e kadar götürmekte.

Akarsuyun kenarında tripodumu kurdum. Akarsuyu hem uzun pozlama hem de su taneciklerini havada dondururcasına kısa pozlama ile farklı şekillerde çekmek arzusundayım.

Ben tripod ve makinenin ayarları ile uğraşırken eşim kopartılıp yere atılmış güzel bir çiçeği elinde tutuyordu:

“Hangi vahşi kopartıp atmış bunu acaba?” dedi. Çok güzel mor taç yapraklar solgun şekilde gövdesinin ucundan sarkıyordu kopartılmış çiçeğin. Güzellikleri ait oldukları yerde sevmesini becerememiştik bir türlü. Ben birkaç uzun pozlamalı kare daha çekmeye çalışırken eşim elindeki akıllı telefon ile dere yatağının kenarındaki taşlardan sekerek çoktan derenin batı tarafına doğru yollanmıştı bile.

Tripodumu toplayıp diğer makinem ile eşimin peşine düştüm. Dere yatağı boyunca akıp giden su; üzerinden döküldüğü irili ufaklı kaya setleri sayesinde küçük şelaleler oluşturuyordu. Tabiat sevenler bu duyguyu çok iyi anlayacaklardır. Bulabildiğiniz her yol sizi bu suyun kaynağına doğru ilerlemek için gayrete getirir. Her adımda biraz daha fazla ilerlemek ve biraz daha ilerisini görmek, keşfetmek istersiniz. Eşim bugüne kadar gezdiğimiz her akarsuda olduğu gibi ilgi ile bu güzel oluşumu karelemeye ve daha da ilerlemeye çalışıyordu. Bulanık deresine doğru gideceğimiz bir yol olduğunu hatırlatıp bu cennet köşesinden ayrılmaya zorlukla ikna ettim kendisini.

Arabamızı bıraktığımız yere geri yürürken dere yatağından çıkmak için üzerinden atladığımız taşların binlerce yıldan beri sularla nasıl şekillendirildiğini bir kez daha hayretler içinde seyrettik. Arabayı park ettiğimiz yere geldiğimizde :

“Biraz evvel bana gösterdiğin kopartılmış çiçekten şurada bir sürü var!” dedim eşime. Bu güzel çiçekli bitkiyi görüntülemek için gösterdiğim yere koştu. Ben de peşinden tabi ki! Bakalım bizim SLR ile makro çekmeyi becerebilecek miyiz?

Arabamızı park ettiğimiz Pabuç deresinin kıyısındaki küçük bir köşede ağaçlardan düşüp çürümüş meşe yaprakları içinden kendilerine yol bularak fırlamış minik mor çiçekleri ile tabiatı bu ölü mevsimde şenlendiriyorlardı.

Kendilerine yol buldukları yerden dimdik yeryüzüne çıkmışlardı. Göğe yükselen gövdelerinin ucunda zarif bir sokak lambası gibi duruyorlardı. Açılmamış yapraklar henüz utangaç bir merhaba safhasındaydı dünyaya.

Daha evvelki İğneada ziyaretlerimizde Longoz Ormanları ziyaretçi merkezinden armağan edilen yöreye ait bitki örtüsünü tanıtan muazzam eserden göz aşinalığımız zaten vardı ve kısa bir araştırmadan sonra bu güzel çiçekli bitkinin yabani siklamen olduğunu anladık. İşte siklamenin sevdiği topraklardaydık ve etrafta yeni doğmaya başlamış siklamenler vardı. Kışa neşe katıyorlardı.

Henüz açılmamış olan yaprakları ile olduğu kadar açılmış yaprakları ile de ayrı bir güzellik siklamenler. Havadaki sisin su buharının değdiği yaprakları muazzam güzel görüntüler veriyordu. Bu minik harikaları kareleyebilmek için otların üzerine yarı uzanarak temiz bir pantalonu feda etmeyi göze almıştım. Yersiz bir kuruntuydu gerçi. Doğa kir tutmazdı ama az sonra anlatacağım gibi çok ciddi bir şekilde kirletilebilirdi.

Siklamenler şubat ve mart ayında çiçekleniyor. Soğuk kış şartlarına dayanıklılar. Kayın, meşe, kızılağaç, köknar ormanlarının bulunduğu yerlerde ve ülkemizde ağırlıklı olarak Istrancalar coğrafyasında yetişen yabani siklamen (cyclamen coum) tehdit altında olan bir bitki türü ve korunması gereken varlıklar içindeki durum kodu VU (vulnerable – tehdit altında) seviyesinde bulunuyor. Ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesindeki BERN protokolü gereği bu endemik bitkiyi korumakla mükellefiz. Ama!

Bu güzel siklamenlere rastladığımız yerin etrafını anlatmak istemiyorum. Utanç içindeyim. Bol miktarda naylon poşet, içki şişeleri ve türlü atıklar… Bu çiçeklere duyduğumuz hayranlık onları ait oldukları yerden kopartıp biraz elimizde tuttuktan sonra atmaktan mı ibaret olmalı?

Bu güzel coğrafyada yüzbinlerce yıldan beri çağlayan suların şekilendirdiği tabiat ve taşınmış alüvyonların oluşturduğu eko sistem içinde kendine yaşam alanı edinmiş yüzlerce endemik bitki ve canlı bu toprakların gerçek evsahipleri aslında. Böylesine ender türlerin var olduğu coğrafyada yaşıyor olmanın gerçek bir şans olduğunu idrak etmek için oldukça geç kalmaya başladık sanki.

Uzun pozlama, hareket yakalama ve makro çekim çalışmalarım içinde bu güzel siklamenler biraz daha düşünmeye sevk etti bizi.

Aklımız siklamenlerde kalarak Pabuç dereden ayrıldık. Kızılağaç köyü ve ardından sis dağını aşacağız.

Belki yolumuzun üzerinde yine az bulunur birşeylere rastlarız.

İnsanlığımız gibi!

Bir kızıl goncaya benzer

Gül bir güzel çiçek.
Kokusu ruha; görüntüsü ise gözlere şifa…
Gül ekilmiş yollar, caddeler, bahçeler ister insanın gönlü.

Ömrü bir bilemedin iki hafta olan laleler de bir başka güzel ama gül daha bir toprağa tutunanlardan.

Daha bolca dikerler umarım.

Her defasında o güzel şarkının terennümü gelir aklıma. içimden mırıldanırım.

Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın
Kurulur kalplere sevda otağın
Kim bilir hangi gönüldür durağın

Her gören göğsüme taksam seni der
Kimi billur bakışından söz eder
Kimi ateş gibi yaktın beni der
Kim bilir hangi gönüldür durağın

Eski Datça

Gün ışığı altında çekilen fotoğraflarda doğanın gücü renklerin sahip olduğu güzelliklere baskın gelebiliyor.

Nasıl ki karanlık herşeyi örtüyorsa, güneşin parlaklığı da aynı şekilde nesnelerin sahip olduğu renklerin layığı ile görülmesinde bir engel olabiliyor.

Bu nedenle fotoğraf çekmek için ışığın en uygun saati olarak sabah 11:00 sularını öneriyor uzmanlar.

Günün diğer saatlerinde fotoğraf çekilmez anlamına gelmiyor bu durum tabi ki. Hatta günün diğer saatlerinde ışığın ortamlara kattığı anlamı fotoğraflarda yakalamak çok daha anlamlı oluyor.

Örneğin eski Datça sokaklarında güneyin ve özellikle Datça yarımadasının güzel çiçeği begonvillerin arka planındaki gün batımını yakalamak, anılara katmak çok güzel.

Begonvil

Bu noktada sadece çektiğimiz kareleri bir miktar Lightroom ile düzenlemek ve gölgelerinden kurtarıp asli renklerine döndürmek gerekmekte.

Bakalım becerebildik mi?

Eskisini de yenisini de özledik Datça’nın bu arada…

 

Yaratılmışı severiz

Arşivden bir kare daha paylaşayım.

2016 yazıydı.

Çiçeğe konmuş kana kana özünü içine çeken bir arı fotoğrafı çekmekti amacım.

Eşimle gittiğimiz güney yolculuklarımızda sıkça gördüğümüz çiçekler; arıların sıkça ziyaret ettiği konaklardandır.

Konu arı fotoğrafı çekmek olunca hem tedbiri elden bırakmamak hem de arı gibi seri hareket eden bir canlıyı kaçırmamak gerekiyor.

Uzun odaklı bir lens ile hem arı kardeşi veya kardeşleri rahatsız etmemiş hem de kendimizi korumuş oluruz. Tabi ki karşımızdaki alandan çok daha küçük bir bölgeye odaklandığımız için hareketli olan objeyi bulmak, netlemek birden fazla deneme gerektirecektir.

Tabi tüm bunların ötesinde benim gibi yanılıp af buyurun eşşek arısını değil bal arısını bulup fotoğraflamanız daha güzel olacaktır.

Onca denemeden sonra çiçek üzerine tünemiş bir arı bulduktan sonra türüne çok odaklanıp ırkçılık yapmadım açıkçası.

Neticede de o da bir yaratılmış değil mi?

Yaratılmışı severiz.

Yaradandan ötürü (Yunus Emre)

Ateşte açan çiçekler

Datça güzel bir yer değildir.

En güzel yerdir.

Ama sıcak zamanında güneşin altında bulunmamak şartıyla…

Gölgeden gölgeye geçerken tepemizde şapka üstüne şemsiye ile dört adım yürüyüp ardından altına girdiğimiz gölgede kafamıza soğuk su dökecek kadar cehennem yangını gibi gelir bana güneyin güneşi.

İnsan halimiz ile bu güneşe bu kadar tahammülsüz iken yol kenarındaki çalılar arasında tüm gün güneşin altında büzüşmüş, solmuş ve adeta ölü taklidi yapan beyaz yaprakların gün batımı ile birlikte açılması görülmeye değer.

Gecenin serinliğinde bir güzel şölendir kaparilerin yol kenarlarındaki savruk ama zarif halleri.

İki yıl evvel çekmişim bu fotoğrafı.

Arşivden Datça özlemimizi giderirken rastladım.

 

Güller arasında

Gül çiçeklerin sultanıdır.
Gülü severiz.
Kokusuna ise meftunuz.
Gül dolu bir bahçeyi seyre dalmak ve kokularını içine çekmek insan ruhuna ve sağlığına şifadır.
Dün Edirne’de Selimiye camii külliyesindeki müzelerin bahçesinde derunumuza çektiğimiz kokuları nakledemeyiz belki ama fotoğrafları bile gönlünüze iyi gelecektir.

Sarı kırmızı gül

Sarı gül