Diken kelebeğinin yorgun kanatları

Belki de en çok rastladığımız kelebek türü…

Nereye gitsek belki de en çok onlar var. Ender rastlanan bir türü karelemek daha anlamlı veya daha değerli olabilir belki ama bu kelebeği sıkça rastlanan bir tür olmasına rağmen değerli kılan olgu; yaşam öyküleri ve hayata olan direnişçi mücadeleleri olsa gerek.

Öncelikle kelebeklerin ömürleri ne bir gün ne de bir saattir! Bunu doğru diye bildiğimiz yanlışlar listesinden çıkartmamızda fayda var.

Ayrıca kelebekler tarımsal arazilerin düşmanları da değil!

Bizde; nektarını çok sevdikleri ve genelde üstlerine konmuş olarak gördüğümüz peygamber dikeni çiçeğinin isminden yola çıkarak diken kelebeği olarak anılagelmişler. İngilizce ismi olan painted lady’yi bizim terminolojiye süslü hanım olarak çevirseler aslında pek bir güzel de dururmuş.

Bu süslülerin meşhur göç yolculuklarına bu sene Haziran ayında daha yakından şahit olmak ve yüzlercesinin bu telaşlı seyahatlerinin sırlarına vakıf olabilmeye gayret etmek bizim için farklı bir deneyimdi.

Istrancalar gezilerimizin farklı rotalarında gerek TEM otoyolu üzerinde gerekse de Vize sonrası rakımın yükseldiği Kömürköy, Kızılağaç, Sivriler güzergahında yüzlerce, binlerce diken kelebeğinin balkanlara doğru telaşlı yolculukları tam manası ile görsel bir şölendi.

Uzmanlar Afrika, Akdeniz ve sonrasında Avrupa’ya doğru uzanan göç güzergahının bu yıl daha farklı zamanda ve çok daha yoğun bir şekilde gerçekleştiğini belirtiyorlar.

Şimdi http://www.dogadernegi.org üzerinden aldığım bilgilerin bazılarını paylaşmak istiyorum.

  • Altı ay ile bir yıl arasında değişen ömürleri var.
  • Bir kelebek 4.000 km’lik bir yolculuk yapıyor.
  • Saatte 40 km’ye ulaşabiliyorlar.
  • Göç rotaları boyunca altı nesillik bir üreme dönemi geçiriyorlar. Yola başlama ile neticelenmesi arasında torunun torunu doğuyor.
  • ve beni etkileyen en önemli özellikleri ise sert rüzgar ve yağmurlara karşı uçabiliyorlar.

Her ne kadar halen içinde olduğumuz günlerde yaz ayının kavurucu sıcakları sürüyor olsa da yaz mevsiminin yarıdan çoğu geride kaldı. Tabiat doğurganlığının yorgunluk aşamasına geçmeye başlayacak ve göçmen kuşlar yol hazırlıklarına başlayacaklar.

Bu hafta mahya dağında karelediğim bu süslü hanımın kanatlarında biraz yorgunluk gözüme çarptı.

Her neyin uğruna kanat çırptı ise mutlaka hedefine vasıl olmuştur umarım. Olmadı ise bile en azından gayret etmiştir.

Diken kelebeğine veya daha farklı bir deyişle süslü hanım’a saygı duyuyorum.

Öksürük otu

Bütün kışı tek bir hap içmeden geçirdim diyerek fazla böbürlendim.

“Turşu suyunu, bozayı, yoğurdu bolca tükettim. Aslanlar gibi bağrımı rüzgarlara açtım tüm kış!” diye yiğitlik öyküleri anlattım durdum. Kışın belki de son haftası boğaz nahiyemde bir yanma, yutkunma zorluğu ile uyanıverdim bir sabah. Burnumdan dışarı çıkıp gitmek isteyen birşeyler göz altlarıma ve alnımın ortasına doğru yayılıp ağrıdan gözlerimi açamaz hale getirivermişti bir anda beni. Şu yıllardır birlikte yaşamaya alışık olduğumuz sinüzit denen dert yine gecikmeli de olsa yapmıştı yapacağını. Biliyordum ki bu inatlaşmanın akabinden kısa süre sonra ateş ve yataktan kalkamamak gelecekti. Çaresizce doktorun yolunu tutup o pek reçete etmek istemedikleri, kamu spotlarına konu olan antibiyotiklerden bir avuç dolusu almam gerekecekti. İlaveten de şu, bu ve o ilacı da yazıverdi doktor bey gitmişken.

İnsanın canı ağrıyan sızlayan yerinde atar derler. Boğazımdaki ağrı her yutkunuşta sanki bir çalı topunu yutarmışçasına acı verdiğinden gece boyunca otuz saniyede bir uyanmak zorunda kalmıştım. Antibiyotik kırksekiz saatten evvel etki göstermez derler. Bu yorucu gecenin ardından arşivde birikmiş karelere göz atıyordum. Antibiyotiğin etkisini göstermesi ile nefes yollarımdan sökülen mukoza boğazımı tıkayarak beni öksürtmeye de devam ediyordu bir yandan. İşte bu öksürükler içinde arşivimdeki karelerden bir çiçeğe rastlıyorum. “Öksürük otu”

Mart başındaki Istranca gezilerimizde yol kenarlarına sapsarı yağmış olan çiçeklere rastlamıştık. Kızılağaç köyünden Sivriler’e uzanan yolun sarp kısmından aşağı doğru inen tatlı yokuşun yol kenarlarında pıtırak gibi bitmişlerdi. Kış mevsiminin bavullarını topladığı bu zamanda baharın öncüleri sökün etmişti. Her hafta yeni bir bitki çıkıyordu karşımıza.

Tabiat haftalardır bize öğretmen olmaya itina ile devam ediyordu. Defterimize yeni bir kuşun veya çiçeğin bilgisini eklemeye devam ediyoruz. Arabamızı sağa çekip bu güzel çiçekleri biraz görüntülemeye çalışmıştık. Henüz güneşin bulutlar arasından yer bulabildiği kısa zamanlarda kendini gösterebildiği zamanlardayız. Kapkara bulutların öğlen vakti loş bir karanlığa bürüdüğü yıldız dağlarında yol kenarlarında sarı sarı parlıyorlar. Mobil telefonlarımıza yüklediğimiz fotoğraflardan çiçekleri tanıma yazılımı ile çiçeğimizin ismini öğreniyoruz. Öksürük otu diyorlarmış.

Çok bilen internet hazretlerine yazıp sorduğumuzda aşağıdaki bilgileri aldık.


Öksürükotu, Latincede öksürük önleyici anlamına gelen “Tussilago farfara” ismiyle adlandırılan bir papatyagiller familyasındandır. Adından da anlaşılacağı üzere öksürüğü önlediğinden halk arasında bu ismi almıştır. Bazı yörelerde farfara otu, kavalak, sulandıkotu ve devetabanı olarak da bilinir. Çiçeklerini yapraklarından önce açan nadir bitkilerden biridir.
Öksürükotunun anavatanı Avrupa ve Asya’nın muhtelif yerleridir. Ülkemizde Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde doğal koşullarda yetişir. Bitki çoğunlukla yol kenarlarını ve sahil kenarlarını sever. İstilacıdır. Bulunduğu toprakta hızla yayılım gösterir. Hemen hemen kokusuz ve acımtırak lezzettedir. İlkbaharda bal arılarının ilk gıdasıdır.   
Son yıllarda adını sıklıkla duymamızla beraber öksürükotunun kullanımı çok çok eski tarihlere kadar dayanır. Antik çağda şifa amaçlı kullanılmış bitki türleri arasında önemli bir yer tutar. Anadolu’da hüküm süren Hitit’ler başta olmak üzere, Bazı kültürlerde bitkinin sapları yemek olarak da tüketilmektedir. Çorbalarda ve her tür salatada maydanoz yerine kullanılabilir.
Öksürükotu bitkisinden; öksürükotu çayı, öksürükotu tentürü üretilir. Ayrıca içeriğindeki müsilaj zenginliğiyle çok çeşitli ilaçların muhteviyatına girmiştir.
Öksürükotu tedavi amaçlı olarak mutlaka bir uzman denetiminde kullanılmalıdır.
Uygun şartlarda kurutulan öksürükotu, ağzı kapalı cam bir kavanozda, loş, serin ve kuru bir ortamda saklanıldığında ömrü 1 yıldır.
[1] Türkiye’de Bitkiler İle Tedavi_Prof.Dr.Turhan BAYTOP (s308)

Muhtemelen bir iki güne kadar tamamen iyileşirim. Sinüzit ile bu defa da bir avuç antibiyotik kullanarak savaştık. Şehir hayatında aldığımız nefesin içindeki tüm doğal olmayan partiküller nefes yollarının filtrelerini mahvederek içeride kurum olarak birikiyor. Bunlar zamanla bünyeyi güçsüz ve dayanıksız bir hale getiriyor.

Öksürük otu ise her mart ayı başında baharı karşılayan bir güzellik olarak dağları, tepeleri, yamaçları kaplıyor. Arıların uzun bir kıştan sonra ilk gıdasını oluşturuyorlar. Arılar bu çiçeklerden elde ettikleri özleri ballarında kullanıyorlar.

Öksürük otunun ismi ile müsemma bir şekilde öksürüğe olan faydasını inceleyecek bilgeliğe sahip değilim ama kendi ile elimizle kirlettiğimiz bu dünyaya birşeylere iyi gelsin diye gönderildiklerine eminim.

Fotoğraf makinesi ile avlanmak – İkinci Bölüm

Geçen hafta karlı Mahya dağının güzel manzaralı yollarını geride bırakarak ulaşmıştık Mert gölünün kıyıcığına.

Gün boyunca parlak bir güneş ve masmavi hava göl kenarına vardığımızda bulutlanmış; güneş, önüne perde olan bulutlar arasından sızar olmuştu. Işığın azalması ile etrafta dolanan kuşları layığı ile fotoğraflamak kabil olmamıştı. Herşeye rağmen birkaç kare arşivlerimizde güzel hatıralar olarak kalmıştı.

Belki bu hafta biraz daha kısmetli olabilirdik. Yolda her zaman rastladığımız ama bir türlü bir tek kare bile fotoğrafını çekmeyi beceremediğimiz yırtıcı kuşları bile birkaç kare de olsa görüntüleyebilmiştik.

Bakalım geçen hafta burun farkı ile objektifimizin enstantanesinin önüne geçmiş olan büyük ak balıkçıl hazretlerini görebilecek miydik? Göl üzerinde adeta banyo küvetindeki sevimli oyuncak ördekler gibi yüzen kara boyunlu batağanları biraz daha net kareleyebilecek miydik?

İğneada’nın içinden geçtikten sonra gölün yakınlarında aracımızı park edip kumsala indik. Geçen hafta kumun üstü karlarla kaplıydı. Erimiş karlar yürüdüğümüz yerleri biraz çamurlaştırmış da olsa göl ile karadenizin birleştiği noktaya yürümek oldukça keyifli.

Geçen hafta büyük ak balıkçılımıza rastladığımız yere geldiğimizde bu defa makineme 300 mm’lik lensi önceden takmış gerekli ön ayarları kendimce yapmış vaziyetteydim. Yine de önden yapmam gereken ayarlar vardı.

Bu defa ışık biraz daha müsaitti ve ben ISO’yu serbest bırakmıştım. Diyafram konusunda ise 7-8 arası bir değer girmiştim. Enstantaneyi ise hangi akla hizmet ise 500’de bırakmışım. Bu nedenle uçar vaziyette yakaladığımız dostumuzun gaga ucu biraz flu oldu. Benzer bir durum için enstantaneyi belki de 1000 seviyesine dayamak ve bu şekilde denemek daha uygun olacak. Bir daha ki sefere makinenin S moduna bir şans tanısam hiç fena olmaz.

Yine aynı yerde adeta bir dejavu gibi bir büyük ak balıkçıl havalanıverdi. Muhtemelen aynı arkadaştı ve sazlıklara yaklaşırken yine aynı şekilde arkası bize dönük şekilde gölün karşı kıyısına doğru uçuşa geçiyordu. Yine bu anı ıskalıyor olacaktım ki sağolsun eşimin uyarısı ile fark ettim. Makinemi doğrulttuğum gibi yine seri şekilde ateşe başladım.

Yine geride kalan haftada olduğu gibi dostumuzun gittiği yerden geri gelmesini bekledik. Hava -1 civarındaydı ve karadenizden esen rüzgar hiç de yumuşak değildi. Neyse ki dostumuz gittiği yerden havalanıp bu defa gölün bir akarsu biçimi alarak karadeniz’e yol alan kısmının karşı kıyısına gelip kondu. Aramızda kuş uçuşu çaprazlama olarak 100 metre kadar mesafe vardı. Kendisini korkutmadan yaklaşmak ve becerebildiğim en iyi kareyi çekmek istiyordum. Neylersin ki bu defa da olduğu yerde heykel gibi durarak poz veren bir durumdaydı. Halbuki ben kendisini uçarken fotoğraflamak istiyordum.

Dururken çektiğim fotoğraflarına baktığımda o metruk yerde bile etrafa saçılmış naylon parçalarını görünce tüm canlıların bizden pek de haz etmiyor olmasına empati yapmak gerekiyor.

Eşimden kıyı boyunca yürümesini rica ettim. Belki dostumuz tam karşısına gelen bir canlı görünce havalanırdı ve önümden geçerdi. Tabi ki eşimi ve özellikle de “Haydi lütfen uçar mısın? Bir an evvel uç da bir iki poz resim çeksin kocam!” diye kendisi ile konuşacağını hesap etmedim.

Eşim bir yandan hemen yakınlarında yüzen kara batağanları filme almaya çalışırken ben de makinenin ayarlarını gözden geçiriyordum. Derken karşı sazlıklar arasında dişine göre birşeyler bulamamış olan balıkçılımız havalanıverdi ve önümden adeta resmi geçit yaparak uçtu. Aramızdaki mesafe tam önümden geçiyor olmasına rağmen en az elli metre ve belki de daha fazlaydı.

Ya Allah deyip nefesimi tuttuktan sonra deklanşöre bastım.

Şak! Şak! Şak! Peşi sıra altı poz çektim.

Tam karşı sıramdan geçerken kendi lisanından bir çığlık atıverdi. Bilmem ki acaba ne söyledi? Kötü bir kelam mı etti? Rahatsız mı etmiştik? Keyfini mi kaçırmıştık? Hani ileri geri bir laf ettiyse de canı sağolsun!

Çok fazla uzaklaşmadı. Karşı tarafta biraz daha ötedeki sazlıkların içine kondu. Belki bize daha çok poz verebilirdi ama hem üşümüştük hem de güneş gitmeye başlamıştı. Büyük ak balıkçıl ile birkez daha karşılaşmış biraz daha güzel fotoğraflarını çekmeye gayret etmiştik. Şüphesiz ki daha profesyonel ekipmanlar eksikliklerimizi daha iyi tolere ederek daha kaliteli çıktılar elde etmemizi sağlardı ama bu keyifli amatör uğraşıyı; elimizdeki mahdut imkanlar ile ulaşabildiğimiz sonuçları her defasında birkaç adım öteye taşıyabilmek de ayrı bir haz.

Mert gölüne bu defa bir batağanı daha yakından kareleyerek veda ettik.

Arabamıza doğru ilerlerken eşim kumsalda geri geri yürüyordu.

“Rüzgar sert esiyor değil mi? Sırtını rüzgara ondan mı döndün gülüm?” dedim.

“Hayır!” dedi gülümseyerek… “Şu batan günün manzarasını biraz daha fazla görmek için geri geri yürüyorum!”

Kızıl sırtlı örümcek kuşu

2018 yılında kaç tane fotoğraf çektim hiç bilmiyorum.

Hafta sonları elime aldığım iki makinem ile ortalama olarak 150 defa deklanşöre dokunmuş olsam en kaba hesapla yılda en az sekiz bine yakın kare çekmiş olmam gerekiyor. Tabi ki bunların büyük kısmı tarafımca dijital çöplüğe gönderildi.

Fotoğraf, resim çizmek gibi defalarca deneyerek en doğru olan kareyi bulmak ve bunların içinde en güzel ve az kusurlu olanda karar kılmaktır. Çektiğiniz kareler içinde aynı mekan ve objelere sahip olan birden fazla fotoğrafı beğeniye arz edemezsiniz. Bunlardan bir tanesi mutlaka göreceli olarak en başarılı olandır ve sunacağınız kare, üzerinde en iyi olduğuna karar verilmiş olandır.

Geride kalan 2018 yılı boyunca o anların peşinde koşarken bazen hiç ummadığınız bir zamanda bir karenin içine sığdırmak istediğiniz konuya rastlarsınız.

Tabiatın uyandığı ve canlıların coştuğu bahar mevsimiydi. Demirköy’e çok yakın bir çilek tarlasının kenarında kurulu kır lokantasında güzel bir kahvaltı etmiş dönüyorduk. Eşim onu arabanın camından bakarken yüksekten gerilmiş tellerin üzerinde şakırken gördü. Arabayı durdurduk ve motoru susturduk. Muhtemelen üzerinde gittiğimiz toprak yoldan bir süre daha pek bir kimse gelip geçmeyeceğinden yol ortasında bu şekilde park etmemizin sıkıntı yaratan bir tarafı da yoktu. Kapı sesinden ürkeceğini düşündüğümden arabadan hiç inmeden peşi sıra birkaç kare aldım. Canon ve 300 mm’lik lensim bagajda olduğu için elimin altındaki Samsung NX 300 ve bu makineme özel; titreşim engellemeli 200 mm’lik lensi ile konu mankenimizi karelemeye çalıştım. Kendisi gibi öten, uzaklardaki bir arkadaşı ile sohbet halindeydi. Bu muhabbeti bir süre karşılıklı olarak devam etti ve en sonunda diğer öten arkadaşının yanına uçup gitti.

Daha sonra karıştırdığım kaynaklardan ve sorduğum dostlardan edindiğim bilgilere göre bu güzel sesli yaramazın ismi kızıl sırtlı örümcek kuşu imiş. (Red backed Shrike / Lanius collurio) Yakaladığı sinek ve böcekleri genelde çalı ve dikenli tellere takarak bir tür şiş kebap yaparak tüketiyor. Sempatik görüntüsüne ne kadar yakışıyor bilemem ama haşere ile doğal mücadele açısından varlıkları önem arz eden bir yaratılış olduğu kesin. Güzel sesleri de cabası!

Çektiğim karelerden bir tanesini beğenip onun üzerine yoğunlaşmam gerekir ama bu kareleri birbirinden pek ayıramadım ve hepsini çok sevdim. Fotoğrafların çok başarılı olduğu iddiası ile değil ama fotoğrafları karelediğim andaki tabiatın dinginliği, etraftan yükselen ve birbirine karışarak insanı sarhoş eden kokular, ısınmaya başlayan toprak bu fotoğraf kareleri içine kendisini kaydetmiştir benim için.

Kızıl sırtlı örümcek kuşunu tekrar görmek için baharı beklemek gerekecek.

Kış birçok açıdan güzeldir ama galiba en güzel yönü de sonunda bahar olmasıdır.

Fotoğraf makinesi ile avlanmak

Karlar altındaki Mahya dağından inişe geçtikten sonra Demirköy’de her zaman mola verdiğimiz kahvede biraz soluklandık. İğneada’ya az bir yol daha vardı. Demirköy’den çıktıktan sonra Hamdibey köyüne giren yol muhtemelen araçla yol almak için biraz sıkıntılı olabileceğinden rutin seyahatlerimizdeki Hamdibey ziyaretimizi gerçekleştirmeye cesaret edemedik. Muhtemelen kar bu güzel köyün yolunu efsanevi bir tablo haline getirmiştir oysa.

Yolda kar manzarası fotoğraflamak için zaten epey oyalanmıştık. Vakit geç olmadan ve henüz parlak bir güneş varken Mert Gölü sahilinde biraz yürümek ve rastlayabildiğimiz güzellikleri karelemek niyetindeydik.

Demirköy kadar olmasa da İğneada içinde de azımsanmayacak kadar kar vardı. İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na her zamanki girdiğimiz kapısından değil İğneada’nın bittiği yerden ulaşmak istedik. Mert Gölü’ne longozun içinden gitmek biraz riskli olabilirdi. İğneada’nın Mert Gölü’ne komşu mahallesine kadar arabamız ile gittik. Göl ile Karadeniz’in birbiri ile birleştiği yerde gerekirse biraz da su içine girerek yürüyebilirdik. Su geçirmez botlarımızı giydik ama göl ile Karadeniz bu sene biraz erkence birbirine kavuşmuşlardı ve suyun içinden yürümek mümkün değildi.

Karadenizi solumuza alıp gidebildiğimiz kadar longoz ormanlarına paralel bir yürüyüş yapabilme hayallerimizi ertelemek zorunda kaldık. Belki de tabiat bize bu noktada çıkarttığı engel ile bu soğukta kendimizi hasta etmememiz için bir uyarıda bulunmuştu.

Mahya Dağı’ndaki pırıltılı hava ağır aksak balkanlardan gelen bulutlarla örtülmeye başlamıştı. Manzara bir o kadar daha güzelleşmiş de olsa fotoğraf için ışık azalmıştı.

Yine de karların kapladığı kumlar üzerinde kısa da olsa bir yürüyüş yaparak göl kenarında birkaç güzel fotoğraf çekebildik.

Bir yanda Karadeniz’in dalgaları bir yanda kışın güzellikleri ile kaplanmış kumsal ve önümüzde longozun içlerine yol alan Mert Gölü nefis bir görüntü oluşturuyordu. Hava sıcaklığı eksilerde dolanırken bile bu manzarada tabiat ile birlikte olmak bizim gibi azıcık akıldan noksanlar için eşsiz bir deneyim doğrusu. Bir de önümüzdeki su engelini geçebilmiş olsaydık keşke. “Bir daha ki sefere” diyerek göl kenarına yol aldık.

Gölün üzerinde yüzen birkaç karaboyunlu batağan vardı. 300 mm’lik lensi makineme takıp sabırla suya dalmış olanın çıkmasını bekledim.

Bu sevimli batağanlar bir hayli uzağımda yüzüyorlardı. Işık daha da yetersiz bir hal almıştı. Suya dalıp çıkanlardan bir tanesi ise ağzında bir balıkla gözüküverdi. Suyun içine boşu boşuna dalıp çıkmadıklarını bu şekilde anlamış olduk. Kendilerine yakınlaşmaya çalıştıkça gölde daha uzak yerlere yüzüyorlardı. Belki biraz daha yakına gelebilseler daha keskin ve net bir kare yakalayabilirdim.

Uzaklardan, longozun içinden avcıların silah sesleri yankılanıyordu. Tabiatta bir canlının fotoğrafını çekebilmek için ürkütme ve yerinden hareket ettirme amaçlı olarak ıslık dahi çalmadım ve çalmam. Bu silah sesleri ormanın içerisinde kimbilir hangi canlıların yaşam haklarını ellerinden alıyordu.

Gölün üst kısmındaki sazlıkların başladığı yere bir büyük ak balıkçılın konduğunu gördüm. Sazlıkların arasına inmişti ve bulunduğu yere odaklansam bile mesafeden dolayı çok kaliteli bir fotoğraf çekmeyi başaramayacaktım. Sazlıkların içinde yüksekçe bir tümsek bulup objektifim ile hazır vaziyette bekledim.

“Kara boyunlu batağanları güzelce fotoğraflayamadık bari bu büyük ak balıkçıl havalanıp yanımızdan geçerek bize bir poz vermez mi acaba?” diye düşünürken konu mankenimiz bir anda havalanıverdi.

300 mm’lik lensimin titreşim engelleme özelliği olmadığı için seri çekime almıştım. Ön ayarlı spor modunda değil de P moduna hızla alıp orada hazır beklettiğim ayarlarım ile kuşumuzu yakalamaya gayret ettim. Bütün gün kar manzarası çekerken iso’yu 100’e sabitlemiştim ve bu çekim için otomatiğe almayı atlamışım. Neyse ki makine diyaframı 7-8 seviyesine yükseltmiş de biraz olsun keskinlik yakalamışım.

Büyük ak balıkçıl önümden ağır bir kargo uçağı gibi geçişini yaptı ama bu defa da beklediğimden yakın geçti.

Bunun gibi uçan bir bireyi fotoğraflamak gibi bir kaygınız var ise öncelikle hava ve ışık koşullarına uygun ön ayarlarınızı yapmanızı ardından da seri çekime alınmış şekilde makinenizi hazır tutmanızı tavsiye ederim.

Seri çekim sırasında odağınızı kaybetmemeye de dikkat etmeniz gerekmekte. Aksi halde birçok güzel kare bu defa yanlış kadrajdan dolayı heba olacaktır.

Bir yandan longozun içinden avcıların silah sesleri de gelmekteydi. Onlar öldürmeye ben ise iyi ya da kötü hayattan belirli anları ölümsüz hale getirmeye gayret ediyordum makinemin seri çekim özelliğinin yardımı ile!

Seri çekim ile vizörden gördüğüm konuyu kadrajın ortasına oturtabilmeyi belki dört belki de beşinci kareden sonra becerebildim.

Bir fırsatı daha hakkını tam veremeden kullanmış olduk. Büyük ak balıkçıl gölün karşı kıyısına doğru süzülerek yol aldı. Belki az beklesem bir tur daha önümden geçebilir ve hatalarımı telafi etme fırsatını bana verirdi. Lakin hava oldukça soğuk ve dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Önümüzde aşmamız gereken bir dağ vardı ve havanın kararması ile buzlanacak olan yol sıkıntılı olabilirdi.

Büyük ak balıkçılımıza uzaktan bir daha baktık.

Biz kendisini fotoğraf makinemiz ile avlamaya gayret etmiştik. Orman içinden silahlarının sesleri duyulanlardan değiliz ve olmayacağız. Ama yine de hakkını helal etsin.

Kar yağmış Mahya’ya

Hava durumu bilgisini arkadaşlardan önceden almıştım.

“Fena kar var abi!” demişlerdi.

Hava buz gibi ama gökyüzü pırıl pırıl…

Muhtemelen bir iki gün evvel yoğun bir şekilde yağmış olan kar toprağın üzerinde yorgan gibi duruyordur. Hele 800 rakımlı Mahya dağında ise kimbilir nasıl bir görsel şölen vardır!

Çok fazla düşünmeden yola koyulduk. Yola erkence çıktığımız için güzergahımızı biraz uzatarak Velimeşe’ye boza içmeye de uğradık.  Bozasının tadına henüz bakmamış olduğumuz son dükkanın bozasını da bu şekilde tatmış olduk. uğradık. Meğer en iyisini sona bırakmışız. Henüz o saatte müşteri beklemeyen ve ortalığın temizliğini yapan abla sabah saatinde boza içmeye gelen müşterilere birazcık şaşırdı ama güleryüzünden de birşey eksik değildi.

Kaymak gibi nefis bozadan birer bardak içtik. Akşam için de bir litre eve aldık. Boza çok taze olduğundan benim sevdiğim hafif kekremsi ve mayhoş tada sahip değildi ama iki günlük bekletme ile o tada ulaşacaktı.

Tahmin ettiğimiz gibi Trakya bembeyaz bir örtü altındaydı.

Trakya’nın böğrüne saplanmış kontrolsüz ve denetimsiz sanayi varlıklarını her gördüğümde bir ülkenin verimli arka bahçesi olması gereken bu topraklarda sürmekte olan ihanete veryansın ediyorum ama ne fayda! Ormanlar yok edilmeye, sular kirletilmeye, topraklar ise kansere gömülmeye devam ediyor.

İstikametimize doğru ilerlerken yol kenarında güvenli bir yere park edip dörtlü sinyallerimi yakmıştım. Biraz kar fotoğrafı çekecektik. Bomboş, kuş uçmaz kervan geçmez yolda bir polis arabası geçti ve “gort gort” diye zannerdersem “arabanı çek” dedi. Pek de üstüme alınmadım. Bir süre sonra tekrar dönüp yine aynı çirkin sesle “gort gort” edince eşime “haydi gidelim! buraya da medeniyet gelmiş” dedim. Halbuki az ileride buralara oldukça uzak bir yerlere ait bir plakalı araçtan bir dolu silahlı adam kamuflaj giysileri ile koruluğa dalıp adeta gavurla çatışmaya girmiş gibi silah sıkmaya başlamışlardı. Avcı kılığındaydılar ama normal insan karşılarına çıksa kaçacak yer arar.. Polisimiz de görevini beni fotoğraf çekmeye çalıştığım yerden dehlemekle yapmış oluyordu.

“İyisi mi bir bir an evvel dağa doğru gidelim de kimseye zarar vermeyelim!” dedim eşime! Belki bir iki ayı falan görürüz de kimlere ayı diyerek bu zavallı hayvanlara hakaret ettiğimizi anlarız. 

Saray’dan geçerken peynirciye uğrayıp nevalemizi tamamladık. Ver elini Poyralı ve akabinde Mahya…

Annemin komşuları için verdiği pekmez siparişlerini dönüşe bıraktık. Yolda bir iki yerde telefon direklerine tünemiş ender türde yırtıcı kuşlar gördüm. Makineme teleobjektifi takıp nişan alana kadar çoktan uçup gittiler. Arkalarından epey sitem ettim.

Mahya yolundan tırmanmaya başlayınca beyaz şölen daha da kendini göstermeye başladı. 

Bir iki gün evvel yağmış olan kar ve şimdi de parlak bir güneş… Mangalını kapan dağa koşmuş. Yol kenarlarında konaklanacak yerlerde arabalar park etmiş ve insanlar masalarını, sandalyelerini kurmuş kar üstünde keyif sürüyorlardı. 

Mahya’dan aşağıya doğru inip Demirköy’e ulaştık ve her zamanki mola yerimizde güzel birer Türk kahvesi içtik. Yol boyunca çok ama çok güzel kar manzaraları vardı. Mümkün olduğu kadar durduk ve fotoğraf çektik.

İğneada’ya ulaştığımızda Longoz ormanlarının normal girişinden orman içinde ilerlemek pek de cesaret edemediğimiz bir şey oldu. İğneada’nın içinden Mert gölü’nün Karadeniz ile birleştiği ya da birleşemediği noktaya yakın bir yere kadar aracımızla gidip biraz tabiatı orada gözlemlemek istedik.

Orada çektiğimiz veya çekemediğimiz kareleri de bir başka yazının konusu yapalım.

Helikopterin ana fikri

Geride kalmakta olan yıl içinde boynuma fotoğraf makinesini asıp yollara düştüğümde bazı canlıların fotoğraflarını çekebilmek ciddi bir meydan okuma oldu. Özellikle de bu yaratılış harikasının sahip olduğu özellikleri; içinde bulunduğu ortamdan ayrıştırarak “makro” çekimle karelemek pek kolay değil.

Her ne kadar kendisine helikopter böceği denilmiş de olsa biz onu gerçek ismi olan “yusufçuk” olarak çağıralım zira insanoğlu helikopteri tasarladı ise bunu bu harika yaratıktan almış olduğu ilhama borçlu.

Bahar aylarından sonbaharın bitişine kadar ormanlık alanlara ve özellikle su kenarlarına yaptığımız doğa keşif yürüyüşlerinde bu muhteşem yaratığın farklı renklere sahip türlerine sıkça rastladık.

Fotoğraflamaya çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Diğer tüm canlılar gibi insan kısmını çok fazla yaklaştırmıyor. Çok ama çok hızlı uçuyor ve çok atik hareket ediyor. Genellikle yaprakların üstünde değil de ot ve yaprakların sivri kısımlarından çıkarttığı özlerle besleniyor ve tutundukları yere ayakları ile maharetle tutunuyor. Rüzgar ne kadar sallarsa sallasın bulunduğu yerin konumunda dilerse milim kıpırdamıyor. Kanat hareketlerinin bunları sağlaması için küçücük bedeninde konumlama bilgisinin ne hızda çalışıyor olduğunu anlamaya çalışmak bile insana devreleri yaktırabiliyor.

Tüm bunlara kafa yorarken etrafta uçuşanlar içinden birinin fotoğrafını çekebilmek için doğru duruşu yakalamaya çalışmak da açıkçası bir milli piyango biletinden çıkacak ikramiyeye benziyor.

Bir süre sonra birkaç kare yakalayabilmenin kendimce kolay bir yönetimini geliştirdim. Peşlerinden koşmak beyhude! Kendinize rahatça bir yer seçip sabırlı bir şekilde bekleyişe geçeceksiniz. Ürkerek uzaklaştığı yere kısa bir süre sonra tekrar geliyorlar. O sırada gerekli ayarları yaptığınız makine ile çekimlerinizi yapabilirsiniz. Ne kadar gayret edersem bu yaratığın kafasını net ve keskin bir şekilde fotoğraflayamadım. Dış bükey gözlerini oluşturan yüzlerce minik göz kendisine inanılmaz bir görüş açısı ve kabiliyeti veriyor ve sürekli titreşimler halindeki baş kısmını layığı ile kareleyememiş olmam belki de bu sebeple olsa gerek.

Yusufçukların net fotoğrafını çekmeye gayret etmek amatör hevesliler için ciddi bir kros antrenmanı gibi adeta.

Makineniz ile uygun ışık koşullarında iseniz sürekli çekim modunda tutmanızda fayda var. Objektifinizin netlemesini de mümkün olduğu kadar arkadaşımızın kafa kısmına odaklayalım.

İnsanlığın teknolojik gelişimine ilham veren bu yaratılış harikasının bir de uzaktan çektiğim siluetini ekleyerek bahsi şimdilik kapatalım.

Makro çekim oldukça iddialı olacaktır zira sizi bu kadar yakınına yaklaştırabilecek bir yusufçuğun ciddi anlamda dalgın ya da sarhoş olması gerekir. Ben bu kareleri 200 veya 300 mm’lik lensler ile elde ettim. Titreşim engelleyici özellik bu aşamada bir gereklilik olarak ortaya çıkmakta. Gereklilik diyerek kestirip atmak istemiyorum ama olursa iyi olur. Seri çekimi özellikle tavsiye ediyorum. ISO konusunda çok tutucu olmayın. Elemanlar loş ortamlarda ise biraz yüksek tutun.

Fotoğraflar başarılı mıdır değil midir takdirinize bırakıyorum ama bu yaratığı fotoğraflamaya çalışmak yaratılmış üzerinden yaradana bir hayranlık saygı duruşu gibi geliyor bana.

Işığınız bol olsun.

Ormana sonbahar çizmek

İğneada Longoz Ormanları içinde yaptığımız yürüyüşlerden bazıları Hamam Gölü ve etrafını keşfetmek içindi. Fırsat buldukça bu güzel tabiat parçasında her defasında yeni bir köşeyi keşfetmek ayrı bir keyif.

Bu defa da longoz ormanları içinde devam eden yolun kenarında aracımızı park ettik ve Hamam Gölü’ne yürüyüş yolunu belli belirsiz gösteren tabeladan yürümeye başladık.

Rotamızı daha sonra bu etkinliği yapmak isteyecek meraklılarla paylaşabilmek için de wikiloc uygulamasında kaydettik.

Hamam gölü kıyısı boyunca yürüdükten sonra kıyıya vuran dalgaların seslerini duyduğumuz uzaktaki karedenizin kıyıcığına yürüyelim dedik.

Bizi kendine çeken o sonbahar güzelliklerine sahip ormanın içinde kaybolmaktan korkmadan dalgaların seslerine yürüdük.

Orman içi patika yolları

Bu orman yürüyüşünün ruha ve bedene ne kadar şifa veren bir eylem olduğunu ancak deneyimleyenlerin bilebileceğini tekrarlamadan geçemeyeceğim.

İğneada Longozu içindeki Hamam Gölü’ne giden patikayı takip ederek vardığımız göl kenarındaki kısa seyir molası sonrası hiç de kısa sayılmayacak bir rota ile karadeniz kıyısına varmak mümkün. Bu yolda anıt ağaçlar ve doğal oluşumlar görülmeye değer. Neredeyse karanlık bir ormandan aydınlık bir sahile çıktığınızda kumların üzerinden aşamamış ve gerisin geri dönmeye çalışan derecikleri seyretmek mükemmel. O ağır kütüklerin hangi suyun ne kuvvetteki debisi ile denize sürüklenmiş olmasına akıl erdiremedim doğrusu.

Sahilde bir süre Karadeniz’in dalgalarını seyrettikten sonra içinden geldiğimiz ormana doğru kafamı çevirdim. Kainatın eşsiz sanatkarı bu defa sonbaharı resmetmişti bu güzel tuvale. Seyretmeye doyamadık. Ölmekte olan tabiat yeniden can bulacağı mevsime kadar öylesine güzel bir ahenk içindeydi ki kelimeler ile tarifi imkansızdı. Büyülendik.

Makinemi manzara moduna alarak birkaç kare aldım. Orman içinde çektiğim kareler için makinemi P modunda; beyaz dengesini “gölgeli” olarak seçip iso’yu da otomatikte tutuyordum. Sonbaharın bu son anlarından ne yakalayabilirsem arşivime katabileceğim güzel kareler olacaktı.

Mükemmel bir kıyı şeridi uçsuz bucaksız devam ediyordu. Longoz ormanları gerçekten eşsiz bir hazine…

İnşallah buralara kıymayacağız!

İnşallah buralara kıymak isteyenlere akil insanlar olarak karşı koyacak kadar güçlü olacağız.

Hamam gölüne giden yol

Yazı hazırlanıyor.

Truva’nın kamuflajlı askeri

Truva antik kentini geziyoruz.

Bu kenti gezdiğimiz diğer antik kentlerden ayıran belirgin özellikler var ama sanat tarihçisi veya arkeolog olmadığımız için bilimsel olarak ahkam kesmeye mezun değiliz. Tam kestiremiyorum ama burası ne Efes, ne Hierapolis gibi… Az yakınlardaki Assos bile komşu bir kent ama burası gibi değil.

Burası başka! Burası bizden bir yer… Truva! Karşısı Helen, burası Truva… Rastladığım en küçük amfiteatr burada mesela! Sanata verilen önem açısından bile truvalıları bizden saymak pekala mümkün sanki.

Sultan İkinci Mehmed Han hazretleri İstanbul’u fethedip Fatih ünvanını aldıktan sonra Hektor’un öcünü aldım demiş midir gerçekten?

Ya da Gazi Mustafa Kemal Paşa, Anafartalar Kahramanı ünvanını aldığında bu toprakları savunan bir diğer kahraman Hektor’un öcünü aldığına dair beyanatı olmuş muydu gerçekten?

Her iki beyanat da tevatür olabilir belki ama kanımca her ikisi de Hektor’un bu topraklardaki en kahraman torunlarındandır diyorum. Tarihçiler veya farklı türde milli çıkarımlar ve ayrımlar yapanların karşı tezlerini dinlemeye hazırım. Yeter ki hakaret olmasın.

Antik kent içinde dolaşırken doğal hayatın yerel ev sahiplerine rastlamak mümkün. Tabi ki son derece ürkekler ve kendilerini korumak için içgüdüsel olarak geliştirdikleri savunma yöntemleri mevcut.

Boynumda yine iki makinem var. Biri uzaklardaki birşeyleri yakalamak için 300 mm’lik lens takılı olan Canon EOS 700D, ötekisi ise 18-55 mm kit lens takılı Samsung NX 300… Çantamda da bir iki tane yedek lens mevcut.

İşte bu arkadaşı uzaklardaki bir taşın üzerinde uzanmış vaziyette gördük. Put gibiydi! Kürkünün sırt deseni, üzerinde durduğu taşlar ile o kadar uyumluydu ki ben fark edememiştim. Kendisini kamufle ettiğini zannetse de suratının o şirinliği ve sırt kısmı hariç gövdesinin diğer yerlerindeki renkler kendisini ele veriyordu. Kıpırdamadan durması ise takdire şayandı doğrusu. Duruşu benim işime geldi ve peşi sıra birkaç temiz kare alabildim.

Truva muhteşem bir yer, eşsiz bir açık hava tarih fakültesi… Gitmeden evvel bilgileri tazelemek şehri, sokaklarını gezerken daha fazla keyif almayı sağlıyor.

Meşhur Hollywood yapımı Troy filminin son sahnelerinde de seyrettiğimiz gibi perişan edilen kentin sokaklarında dolanırken şuradan Aşil denen adam çıksa da suratına bir Osmanlı tokadı patlatıversem diye de düşünmedim değil. Neylersin ki medeniyetler doğar, yükselir ve rehavet kabul etmez! Çöküverir!

Bizim sincaplara dönecek olursak…

Az önceki kamuflajlı asker sanki kentin içinde dolanan Aşil’e rastlamış gibi kaskatı yerinde dursun biz gezimizi sonlandırırken ve akşam güneşi hafiften kaybolurken uzaklardan bir başka Truva askerinin feryatları geldi kulaklarımıza. Kafamızı çevirip baktığımızda kiminle ve neden kavga ettiğini çözemediğimiz sinirli bir sincabın bağırmalarını duyduk. Oldukça uzaktaydı ve 300 mm’nin himmetine sığınıp seri olarak kareleri yakalamaya çalıştım. Spor çekim modunda kaliteden oldukça ödün vermek zorunda kaldığımı hesap edemeden yaptığım çekimler çok iyi sonuç vermediler. Işık az ve maalesef sinirli sincap kardeş de hem hızlı hem de uzaktaydı.

Truva’da biraz tarih, biraz doğa ve çokça da sincaplı bir günün ardından Hektor’lu, Paris’li, Helen’li, Aşil’li, Agamemnon’lu anılar ile otoparktaki aracımıza doğru ilerledik.

Truva bitmedi tabi ki!

Yine ve yeniden gelmek üzere Truva’yı orada bıraktık. Şehirler yıkılır! Medeniyetler çöker! Bunları yakıp yıkanlar da an gelir ölür gider!

Anıların ve yaşanmışlıkların harabeleri üzerinde eski zamanlara ait ruhlar dolanır. İyilik ile kötülük arasındaki öyküleri anlatan destanları fısıldar ağaçlar!

Kimi zaman ise sincaplar!

Okaliptus yolu

Seksenli yılların ortalarında ev sahibimiz “Çocuğu gönderin bizimle gelsin. Karne hediyesi bir tatil yapsın bizimle Marmaris’te!” dediği zamanlardan beri Karia yollarından Datça’ya uzanmak bir tutkudur bana. Sonraları hayat arkadaşımı da bu güzergahın müptelası yaptım.

Çocuk sayılacak zamanlarımdaki otobüs yolculuklarında şimdiki yollar yoktu ama motorlu araç sayısı da o kadar kalabalık değildi. Akşamüstü Topkapı otogarında başlayan seyahatte sabah saatlerinde İzmir’i geride bırakır Selçuk taraflarına erişmiş olurduk.

Çine, Yatağan, Ula, Muğla derken Sakar geçidinin o zamanlar daha da keskin olan dönüşlerine vardığımızda Ciciannem koltuğundan arkaya dönerek:

“Bak oğlum! Şimdi Gökova’yı göreceksin. Kaçırma bu manzarayı!” demişti. Gökovanın; sanki masmavi denizin üzerine serilmiş o muhteşem dev bir kilimi anımsatan güzelliği; yaşadığım semtten o güne kadar gidip gördüğüm en uzaktaki coğrafya idi. Ev ile okul arasındaki mesafenin haricinde sadece yaz tatillerinde gittiğimiz köy dışında hiçbir yer görememiştim henüz. Bu yolculuk bir Jules Verne seyahati gibiydi benim için

Sakar’dan aşağıya doğru indikçe Gökova’nın ortasındaki çetvelle çizilmiş gibi duran yemyeşil çizgi gözüme çarpmıştı. Bu defa rahmetli Sedat amca o yeşil çizginin sağlı sollu okaliptus ağaçları ile uzayan bir yol olduğunu ve bir ziraat mühendisi tarafından çok eskiden dikilmiş ağaçlardan oluştuğunu anlatmıştı.

“Birazdan o ağaçların arasından geçeceğiz bak!” diye de ekledi.

Otobüs Gökova’dan Marmaris istikametine yol almadan evvel bu muhteşem yola girmiş ve ağaçlar arasında yol almaya başlamıştı. Güneş ışıkları okaliptus dalları arasından içeri süzülerek otobüs içinde ışık oyunlarına sebep oluyordu. Güneşin yapraklar ve dallar arasındaki bu bir gözüküp bir kayboluşu, otobüsün içine dolan ışıktaki bu dalgalanmalar çocukluktan ilk gençliğe geçen zihnime adeta kazınıvermişti.

Aradan yıllar geçip Marmaris ve Datça yollarına Cicianne ve Sedat amca olmadan gitmeye başladığımız vakitlerde bu yolun yanına çok daha geniş, iki gidiş iki geliş duble bir yol yapıldığını görmüştük. Ağaçların ortasından değil de yanından gidiyorduk. Her yanından geçişimizde içimde o ilk yıllara dair bir özlem vardı.

Bu defa Datça’dan dönüşümüzde Akçapınar tabelasından saparak bu eski yolun halen işler vaziyette olduğunu gördüm. Kenara çekerek bir süre dinlendik. Birkaç kare de fotoğraf çektim.

O yıllarda bu ağaçları diken rahmetli ziraat mühendisini dua ve hayırla andım. Sıtma ile mücadelede bataklıkları kurutucu gücü olan bu ağaçlar her yıl çok ciddi miktarda su tüketerek hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Muhtemelen otuzlu yılların sonu ve kırklı yılların başında başa çıkılması oldukça zor olan salgın hastalıkların başında gelen sıtma için etkili bir yöntemdi. Dikilen bu ağaçlar zaman içinde büyüyerek muhteşem bir güzellik haline gelmişlerdi ama sıtma artık çok da tehlikeli olmadığından okaliptuslar pek fazla istenmeyen ağaçlar haline geldiler. Ülkemizin su kaynaklarının günden güne azalmasında her ne kadar birinci derece suçlu olmasalar da buradaki ağaçların susuzlukla mücadele kapsamında anlamsız bir karar alınarak yok edilecek olmasından endişe ettiğimi de belirtmem gerekir.

Bu ağaçları kökünden yok edecek idari bir karar belki alınmaz ama bazı ağaçların da çevresel etkilerden dolayı yıkılmış olduğu maalesef bir gerçek… İlgisizlik de bir nevi yok ediş değil midir? Bu güzel yolu oluşturan ağaçlar bir ülkenin bütün suyunu emerek kurutacak kadar güçlü değiller. Bu nedenle en azından geçmiş yıllardaki hizmetlerinin ve bu güzel coğrafyaya kattıkları güzel anlamın yüzü suyu hürmetine hak ettikleri ilgi ve korumayı göstermek milli bir borç olsa gerek.

Yol tarifini vermek istemiyorum

Vize’ye ulaştıktan sonra Kıyıköy istikametine giriyorsunuz. Sonra da Kızılağaç köyüne doğru yol alıyorsunuz. Yolun geride kalan kısmının tarifini vermek içimden gelmedi kusura bakmayın. Gerçi benim vereceğim tarife kimse muhtaç değil, yolu bilen biliyor ve hatta google’a soran da kolayca bulabiliyor.

Bu güzellikleri benden başka hiç kimse görmesin diye değil huysuzluğum. Gezip dolaştığımız yerlerde bırakılan çöpler birer utanç vesikası gibi halen aklımda duruyor.

Üstelik bu cennet gibi kanyona iniş için aracınızı park ettiğiniz yerde bir de taş ocağı var. Asfalt altına serilen bir cins taş buradan temin ediliyormuş. Daha doğrusu doğanın ciğeri deliniyor.

Cehennem Şelaleri’ne neden böyle kötü bir isim vermişler diye düşündük bu güzel kanyonu adımlarken. Belki de isminden korksunlar da kimsecikler gelmesin, uğramasın, kirletmesin diye verdiler bu sevimsiz ismi bu güzel yere.

Cehennem Şelaleleri bir güzle yurt parçası…

Doğaya ve yaratılmışa saygısı olan ve bir kağıt mendili dahi atmayacak olanlara yine de tavsiyemdir. Gidin görün. Daha da yok edilmeden.