İki bin yirmi kelebek seferleri

Fotoğraf çekmek için yola çıkan kişi; her şeyin fotoğrafını çekmeye gayret ederse evine doğru dürüst hiçbir kare çekemeden dönebilir. Yüksek zum yetenekleri olan kompakt makineler; günlük gezilerde her şeyin fotoğrafını; iddiasız da olsa, çekebilme imkanı sunmakla birlikte hobisini bir adım ileri taşımak isteyenlerin değiştirilebilir lens özelliğine sahip DSLR makineler ile çalışmaya başlaması önemlidir.

Değişik model ve kabiliyetteki lensler odaklanılan konulara göre yeteneklere sahiptir. Kuşları, insanları, çiçekleri, manzaraları, yıldızları daha mükemmel karelemek için bu durumlara özel birbirinden farklı lensleri kullanmak gerekebilir. Bu durum haliyle bu güzel hobiyi ekonomik olmaktan biraz uzaklaştırmaktadır. Genellikle DSLR makineler ile birlikte verilen iddiasız temel (kit) lensler ile de başarılı kareler elde edilse de duruma göre farklı kabiliyetlere sahip lensler daha iyiyi hedefleyen hobi sahipleri için gereklilik haline gelebilmektedir.

Yukarıda saydığım farklı konularda olduğu gibi kelebekleri de karelemek için fotoğraf türüne özel lensler idealdır. Kelebek fotoğrafları için makro lensleri kullanmak en ideal neticeleri üretmeyi sağlayacaktır. Makro lensler yapı itibarı ile büyüteç gibi çalışan optik elemanlardan oluşur ve genellikle bire bir büyütme sağlar. Bu nedenle kelebeklerin kanat ve yüzlerindeki detaylar daha net bir şekilde karelenebilir.

Kelebekleri karelemek ile kuşları karelemenin ortak yönleri olsa da teknik açıdan oldukça farklı eylemlerdir. Kelebekleri karelemek için telefoto lensleri de kullanmak mümkün olsa da makro lensler ile elde edilen sonuçların kalitesine ulaşmak oldukça zordur..

Kelebek karelemenin teknik detaylarına bir başka yazıda belki haddim olmayarak değinirim ama aşağıdaki kareleri bu yaz bir arkadaşımın 100 ve 180 mm’lik makro lensleri ile elde ettiğimi söylemeliyim.

Hafta sonlarında eşimle gerçekleştirdiğimiz Trakya gezilerimizin yaz aylarına rastlayan günlerinde belirli bazı yürüyüş rotalarımız bulunmakta… Bu rotalardan birisi de kelebek çeşitliliği ve popülasyonu açısından oldukça zengin bir floraya sahip. Kızılağaç köyü mevkiinde orman kesimleri için açılmış yollardan ormanların derinliklerindeki birçok güzel dere, akarsu ve şelaleye erişilebiliyor. Bu patikalar boyunca neredeyse her kelebek türünün ayrı birer mahallesi var. Cehennem şelalelerine kadar uzanan ve birbirleri ile birleşen dereciklerin orman içinde kimi zaman nazlı kimi zaman aceleci aktığı vakitlerde bu kelebek seferleri oldukça keyifli oluyor. Yaz vakitleri bu yürüyüşlerde hayatı zindan eden sinek hücumlarını saymazsak bu rotayı gerçekten çok seviyoruz.

İki bin yirmi yılına damga vuran ve etkileri; üstelik artarak, halen devam eden pandemi koşulları sebebi ile daha az gezi düzenlediğimiz için geride kalan yıla göre daha az tür ile karşılaşmış olduğumuzu belirtmeliyim. Bazı türlerin ise peşinden koşarak görüntülemeye muvaffak olamadığımızı da atlamayalım.

Kelebekleri görmenin artık daha zor olduğu bir mevsime yol aldığımızdan ve iki bin yirmi bir baharına kadar kelebek peşinde koşmayacak olduğumdan bu yıl hangi kelebek dostlarımız ile karşılaşmış olduğumuzun bir envanterini çıkartmaya çalıştım. Binden fazla kare içinden seçebildiklerimi listelemeye gayret ettim. Belki de bu kareler içinde bu yazıya eklemeyi unuttuklarım bile olabilir ama eğer unutmuş olduklarım varsa sonradan yazıyı güncelleyerek eklerim.

Buyrun iki bin yirmi yılına ait kelebek seferlerimizde rastladığımız güzellikleri teker teker birlikte hatırlayalım ve unutmayalım. Onlar var sa hayat da var, umut da…


📷 Funda Zıpzıp Perisi
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Kanat üzerindeki halkalar birinden farklı boyutlardaki kuş gözleri gibi… Güneşin yükseldiği ve sıcaklığın dayanılması güç bir hal aldığı zamanlar kelebekleri görüntülemek oldukça zordur. Uçmalarını sağlayan gücü güneşin verdiği ısıdan aldıkları için beslenmek için çiçekler ve bitkilerin üzerine kondukları zamanlar oldukça kısadır. Bu anların en doğru ayarlar ile kadraja alınması gerekiyor. Kısacası çiçeğin üstüne kondukları an çektiniz çektiniz. Adından da anlaşılacağı üzere bu güzelliğin seri hareketleri onların karelenmesini biraz zorlaştırıyor.


📷 Sarı Azamet
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Mahya dağı / Kırklareli

Odaklama açısından hatalar barındıran bir çalışma olsa da bu yaz çektiğim kareler içinde çok sevdiğim bir kare oldu bu. Hızlı bir enstantane kullanarak güneşin en parlak olduğu vakitlerde çekilen bu karedeki olası beyaz patlamalarını minimize etmek istemiştim. Sarı azametin çok sevdiği çiçeklere konmak için inişe geçtiği anı biraz da şansın yardımıyla dondurabilmiş oldum.. O anı yakalamak çok keyifliydi.


📷 İspanyol kraliçesi
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Mahya dağı / Kırklareli

Onları benzerlerinden ayırt edebilmenin en belirgin göstergesi kanat altı iri beyaz gözeneklerdir. Gün ortasında konar vaziyette yakalamak oldukça zor olsa da böğürtlen çiçeklerini severler. Havalandıkları yere tekrar dönmeleri yüksek ihtimal olduğundan sabırla beklemenin ödülünü almak yüksek olasılıktır.


📷 Cengaver
📅 Haziran / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu güzel kelebeğe neden Cengaver demişler bilmem ama kanatları üzerindeki çizgiler adeta bir üniformadaki rütbeler gibi duruyor. Belki de bu yüzdendir.


📷 Erik kırlangıçkuyruğu
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Alımlı uçuşları büyüleyici güzelliktedir. Diğer türlere göre boyutları biraz daha iridir. Bu nedenle amatör meraklıların onları kareleyebilmesi biraz daha kolaydır!


📷 Orman melikesi
📆 Temmuz / 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

En sık karşılaştığımız türlerden biri… Bu güzel kareye güzel kelebeğimizin nasibine göz dikmiş bir böcek girmiş ikimizin de keyfini kaçırmıştı.


📷 Tavus Kelebeği
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Birçok kelebek meraklısı tarafından en güzel kelebek kabul edilir. Uçuşları sırasında neredeyse kapkara olan kanat altı renkleri nedeni ile uçarken siyah bir kelebek gibi gözükür.


📷 Diken kelebeği / Painted Lady
📆 Ağustos 2020
🗺 Mahya Dağı / Kırklareli

Onun yeri hep ayrıdır.
Geçen yıl ender rastlanan bir göç şöleni yaşattılar. Bu yıl pek karşılaşmadık ama ilk görüşmemizde hasretle karelemiştik.Yaşamları ve göçleri kelebek türleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.


9️⃣
📷 Benekli iparhan
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Peşinden epey koşturmuştu. Onları karelemek; en keyifli oldukları öğlen güneşinde neredeyse imkansız! Ama zor da olsa birkaç kare yakalamıştım.


1️⃣ 0️⃣
📷 Narin orman beyazı
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Konar vaziyette yakalamak pek güç… Parlak güneşin altında beyaz dengesini yakalayarak karelemek daha da güç.


📷 Çokgözlü mavi
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Çayırların minik maviş süsleri… Kadrajın içine yerleştirmek, netlemek ve tabi ki tüm bunları yaparken onların hareketsiz kalabildiği kısa anları yakalayabilmek… Kelebek fotoğrafı çekebilmek konusundaki yetenekleri arttırmak için kendileri adeta birer minik öğretmen…


📷 Çayır esmeri
📆 Haziran 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu yıla kadar pek dikkat etmediğim ve ilk defa arşivime eklediğim bir güzellik oldu kendisi.


1️⃣3️⃣
📷 Amannisa
📆 Haziran 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

İsmi gibi kendisi de çok güzel… Çok sık rastlayamamış olduğumuz türlerden…


1⃣4⃣
📷 Orman Zıpzıpı
📅 Temmuz 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu güzel çiçeğin; muhtemelen yabani karanfil, üzerine bir kelebek konsa keşke diye içimden geçirdiğim sırada adeta poz vermek için gelip konmuştu. Sağolsun.


1️⃣5️⃣
📷 Mavi zebra
📆Eylül 2020
🗺 Ezine / Çanakkale

Köyde geçirdiğimiz tatilin ilk sabahında kahvaltı soframızın yanındaki duvarda adeta fotoğrafını çekmemiz için beklemişti.


1⃣6⃣
📷 Çok gözlü esmer
📅 Temmuz 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Kelebekleri desenleri ile ayırt edebilmek için çoğu zaman hem kanat altı hem de kanat üstü desenlerini zihninize yerleştirmeniz gerekiyor. İki elbise ile dolaşan bu güzelliklerden birisi de bu zarif güzellik…

Originally tweeted by Fatih Özcan (@FatihOzcan_GS) on 7 Ekim 2020.

Close-up eriği

Dağ tepe dolaşırken farklı bir çiçeğe rastlamak, sincap, kuş ve hatta tilki bile görmek benzersiz deneyimlerdir. Bunları kimi zaman kareleyip anılar arşivimize atabilmek bizi mutlu eden güzel bir uğraş.

Bazen yolumuzun üzerine görsel güzellikleri kadar damağımıza da tat veren özneleri fotoğraflarımıza konu ediyoruz. Mesela yol kenarı böğürtlenleri olmaya başlayıp kekremsiliklerinin yerini o güzel tatlarına bıraktığında tabiatın bu güzel ikramlarını kabul etmemek olmaz tabi. Bazen de ağacını kimin ektiği belli olmayan bu güzel eriklere rastlıyoruz. Kimisi sararmaya kimisi kızarmaya başladı bile.

Yaz ortasına denk gelen yağmurlu zamanların ardından dallardan yapraklara, yapraklardan da meyvelere süzülen damlalar fondaki kontrastı yüksek gökyüzü ile çok güzel kareler veriyor.

Nesnelere mümkün olduğu kadar yaklaşarak detayları daha net çekebilme eylemine fotoğrafçılıkta makro ismi verilir. Her makinenin belli bir yere kadar makro çekim yapabilme yetenekleri de mevcuttur ama bu yetenekler sınırlıdır. Her lens, kendi üzerinde belirtilen asgari mesafeden daha yakına girildiği zaman özneyi bulanık göstermeye başlar ve fotoğrafın kalitesi bozulur.

Daha detaylı makro fotoğraflar çekebilmenin ideal yolu makro lenslerle çalışmaktır ama bunun maddi külfeti küçümsenmeyecek boyutlardadır.

Lenslerin optik yeteneklerinden daha yakına yaklaşmayı sağlayabilmek için başvurulan metodlardan birisi de SLR lenslerin önüne takılan farklı büyütme özelliklerine sahip “close up” lensler kullanmaktır.

Tedarik ettiğim close up lensi ilk kez bu erikler üzerinde deneme şansım oldu.

Eriklerin lezzetini fotoğraf ile gösterebildim mi bilemiyorum ama gerçekten tatları nefisti. Yeni yağmış yağmurun toprak üzerinde oluşturduğu ıslaklığın kokusunu ve ruhumuza bu sıcak günlerde dokunan geçici serinliğin ferahlığını ise anlatabilmem pek de kolay değil.

Yaşamak lazım.

Umudu kesme yurdundan

Analog makinelerin otuzlatı pozluk filmlerini Sirkeci’de banyo ve tab ettirdiğimiz zamanları yaşayanlar dijital makine fotoğraf çekebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu bilirler.

Dijital fotoğraf makinesi sahibi ilk kişiyi 1999 yılında tanımıştım. Benim için Steve Jobs seviyesindeydi. Dijital olarak fotoğraf çekebilmenin gündelik hayata bu denli girebileceğini ve sosyolojik bir olgu haline dönüşebileceğini milenyum biterken bu kadar kestirememiş bile olabilirim.

An itibarı ile dünya genelinde gerek mobil gerekse de diğer dijital enstrümanlar ile milyarlarca fotoğraf çekiliyor, paylaşılıyor ve saklanıyor. Bu gelişmenin olumsuz bir tarafı varsa o da eski analog resimlere yüklediğimiz fiziksel değeri vermiyoruz. Nasıl olsa bir şekilde buluruz, bakarız diyerek dijital ortamlarda düzensiz şekilde depoluyoruz.

Google; kullanıcılarını bazı başarısız servisler ile hayal kırıklığına uğratmış olsa da kişisel olarak severek kullandığım en güzel servisinin fotoğraf depolama hizmeti olduğuna inanıyorum. Sahip olduğu algoritma kullanıcının tembellik ettiği konuları algılayarak resimleri tanıma ve tasnifleme özelliğine sahip.

Arada Google üzerindeki fotoğraf arşivime göz gezdirmek istediğimde sadece uygun kelimeleri yazarak çektiğim fotoğrafları arşivimden bulabiliyorum. Gittiğim bir yerden, çektiğim kuş türüne kadar google’ın resimleri tanıma ve ayrıştırma yeteneği baş döndürücü.

Tam da içinde bulunduğumuz günlerde gündelik hayatın daralttığı ruhumuzu sakinleştirecek birkaç güzel karede gezinirken Çanakkale’de çektiğim martı resimlerine rastladım.

Bindiğimiz vapurda bizimle birlikte seyir halindeki martının bir yandan bize doğru hafifçe devirdiği kafası ve bakışı bize “benimle birlikte geliyorlar mı acaba?” der gibiydi.

Arada eski çektiğim fotoğraflara bakarım.

Fotoğraflardaki o anların mesajı vardır. Anlattıkları vardır.

Tıpkı Zülfü Livaneli’nin satırlarındaki gibi…

Kara kışın buzu bile
Sürmedi sonsuza kadar
Bahara döndü sonunda
Filiz sürdü kar altından
Umudu kesme yurdundan

Fotoğraf makinesi ile avlanmak – İkinci Bölüm

Geçen hafta karlı Mahya dağının güzel manzaralı yollarını geride bırakarak ulaşmıştık Mert gölünün kıyıcığına.

Gün boyunca parlak bir güneş ve masmavi hava göl kenarına vardığımızda bulutlanmış; güneş, önüne perde olan bulutlar arasından sızar olmuştu. Işığın azalması ile etrafta dolanan kuşları layığı ile fotoğraflamak kabil olmamıştı. Herşeye rağmen birkaç kare arşivlerimizde güzel hatıralar olarak kalmıştı.

Belki bu hafta biraz daha kısmetli olabilirdik. Yolda her zaman rastladığımız ama bir türlü bir tek kare bile fotoğrafını çekmeyi beceremediğimiz yırtıcı kuşları bile birkaç kare de olsa görüntüleyebilmiştik.

Bakalım geçen hafta burun farkı ile objektifimizin enstantanesinin önüne geçmiş olan büyük ak balıkçıl hazretlerini görebilecek miydik? Göl üzerinde adeta banyo küvetindeki sevimli oyuncak ördekler gibi yüzen kara boyunlu batağanları biraz daha net kareleyebilecek miydik?

İğneada’nın içinden geçtikten sonra gölün yakınlarında aracımızı park edip kumsala indik. Geçen hafta kumun üstü karlarla kaplıydı. Erimiş karlar yürüdüğümüz yerleri biraz çamurlaştırmış da olsa göl ile karadenizin birleştiği noktaya yürümek oldukça keyifli.

Geçen hafta büyük ak balıkçılımıza rastladığımız yere geldiğimizde bu defa makineme 300 mm’lik lensi önceden takmış gerekli ön ayarları kendimce yapmış vaziyetteydim. Yine de önden yapmam gereken ayarlar vardı.

Bu defa ışık biraz daha müsaitti ve ben ISO’yu serbest bırakmıştım. Diyafram konusunda ise 7-8 arası bir değer girmiştim. Enstantaneyi ise hangi akla hizmet ise 500’de bırakmışım. Bu nedenle uçar vaziyette yakaladığımız dostumuzun gaga ucu biraz flu oldu. Benzer bir durum için enstantaneyi belki de 1000 seviyesine dayamak ve bu şekilde denemek daha uygun olacak. Bir daha ki sefere makinenin S moduna bir şans tanısam hiç fena olmaz.

Yine aynı yerde adeta bir dejavu gibi bir büyük ak balıkçıl havalanıverdi. Muhtemelen aynı arkadaştı ve sazlıklara yaklaşırken yine aynı şekilde arkası bize dönük şekilde gölün karşı kıyısına doğru uçuşa geçiyordu. Yine bu anı ıskalıyor olacaktım ki sağolsun eşimin uyarısı ile fark ettim. Makinemi doğrulttuğum gibi yine seri şekilde ateşe başladım.

Yine geride kalan haftada olduğu gibi dostumuzun gittiği yerden geri gelmesini bekledik. Hava -1 civarındaydı ve karadenizden esen rüzgar hiç de yumuşak değildi. Neyse ki dostumuz gittiği yerden havalanıp bu defa gölün bir akarsu biçimi alarak karadeniz’e yol alan kısmının karşı kıyısına gelip kondu. Aramızda kuş uçuşu çaprazlama olarak 100 metre kadar mesafe vardı. Kendisini korkutmadan yaklaşmak ve becerebildiğim en iyi kareyi çekmek istiyordum. Neylersin ki bu defa da olduğu yerde heykel gibi durarak poz veren bir durumdaydı. Halbuki ben kendisini uçarken fotoğraflamak istiyordum.

Dururken çektiğim fotoğraflarına baktığımda o metruk yerde bile etrafa saçılmış naylon parçalarını görünce tüm canlıların bizden pek de haz etmiyor olmasına empati yapmak gerekiyor.

Eşimden kıyı boyunca yürümesini rica ettim. Belki dostumuz tam karşısına gelen bir canlı görünce havalanırdı ve önümden geçerdi. Tabi ki eşimi ve özellikle de “Haydi lütfen uçar mısın? Bir an evvel uç da bir iki poz resim çeksin kocam!” diye kendisi ile konuşacağını hesap etmedim.

Eşim bir yandan hemen yakınlarında yüzen kara batağanları filme almaya çalışırken ben de makinenin ayarlarını gözden geçiriyordum. Derken karşı sazlıklar arasında dişine göre birşeyler bulamamış olan balıkçılımız havalanıverdi ve önümden adeta resmi geçit yaparak uçtu. Aramızdaki mesafe tam önümden geçiyor olmasına rağmen en az elli metre ve belki de daha fazlaydı.

Ya Allah deyip nefesimi tuttuktan sonra deklanşöre bastım.

Şak! Şak! Şak! Peşi sıra altı poz çektim.

Tam karşı sıramdan geçerken kendi lisanından bir çığlık atıverdi. Bilmem ki acaba ne söyledi? Kötü bir kelam mı etti? Rahatsız mı etmiştik? Keyfini mi kaçırmıştık? Hani ileri geri bir laf ettiyse de canı sağolsun!

Çok fazla uzaklaşmadı. Karşı tarafta biraz daha ötedeki sazlıkların içine kondu. Belki bize daha çok poz verebilirdi ama hem üşümüştük hem de güneş gitmeye başlamıştı. Büyük ak balıkçıl ile birkez daha karşılaşmış biraz daha güzel fotoğraflarını çekmeye gayret etmiştik. Şüphesiz ki daha profesyonel ekipmanlar eksikliklerimizi daha iyi tolere ederek daha kaliteli çıktılar elde etmemizi sağlardı ama bu keyifli amatör uğraşıyı; elimizdeki mahdut imkanlar ile ulaşabildiğimiz sonuçları her defasında birkaç adım öteye taşıyabilmek de ayrı bir haz.

Mert gölüne bu defa bir batağanı daha yakından kareleyerek veda ettik.

Arabamıza doğru ilerlerken eşim kumsalda geri geri yürüyordu.

“Rüzgar sert esiyor değil mi? Sırtını rüzgara ondan mı döndün gülüm?” dedim.

“Hayır!” dedi gülümseyerek… “Şu batan günün manzarasını biraz daha fazla görmek için geri geri yürüyorum!”

Fotoğraf makinesi ile avlanmak

Karlar altındaki Mahya dağından inişe geçtikten sonra Demirköy’de her zaman mola verdiğimiz kahvede biraz soluklandık. İğneada’ya az bir yol daha vardı. Demirköy’den çıktıktan sonra Hamdibey köyüne giren yol muhtemelen araçla yol almak için biraz sıkıntılı olabileceğinden rutin seyahatlerimizdeki Hamdibey ziyaretimizi gerçekleştirmeye cesaret edemedik. Muhtemelen kar bu güzel köyün yolunu efsanevi bir tablo haline getirmiştir oysa.

Yolda kar manzarası fotoğraflamak için zaten epey oyalanmıştık. Vakit geç olmadan ve henüz parlak bir güneş varken Mert Gölü sahilinde biraz yürümek ve rastlayabildiğimiz güzellikleri karelemek niyetindeydik.

Demirköy kadar olmasa da İğneada içinde de azımsanmayacak kadar kar vardı. İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na her zamanki girdiğimiz kapısından değil İğneada’nın bittiği yerden ulaşmak istedik. Mert Gölü’ne longozun içinden gitmek biraz riskli olabilirdi. İğneada’nın Mert Gölü’ne komşu mahallesine kadar arabamız ile gittik. Göl ile Karadeniz’in birbiri ile birleştiği yerde gerekirse biraz da su içine girerek yürüyebilirdik. Su geçirmez botlarımızı giydik ama göl ile Karadeniz bu sene biraz erkence birbirine kavuşmuşlardı ve suyun içinden yürümek mümkün değildi.

Karadenizi solumuza alıp gidebildiğimiz kadar longoz ormanlarına paralel bir yürüyüş yapabilme hayallerimizi ertelemek zorunda kaldık. Belki de tabiat bize bu noktada çıkarttığı engel ile bu soğukta kendimizi hasta etmememiz için bir uyarıda bulunmuştu.

Mahya Dağı’ndaki pırıltılı hava ağır aksak balkanlardan gelen bulutlarla örtülmeye başlamıştı. Manzara bir o kadar daha güzelleşmiş de olsa fotoğraf için ışık azalmıştı.

Yine de karların kapladığı kumlar üzerinde kısa da olsa bir yürüyüş yaparak göl kenarında birkaç güzel fotoğraf çekebildik.

Bir yanda Karadeniz’in dalgaları bir yanda kışın güzellikleri ile kaplanmış kumsal ve önümüzde longozun içlerine yol alan Mert Gölü nefis bir görüntü oluşturuyordu. Hava sıcaklığı eksilerde dolanırken bile bu manzarada tabiat ile birlikte olmak bizim gibi azıcık akıldan noksanlar için eşsiz bir deneyim doğrusu. Bir de önümüzdeki su engelini geçebilmiş olsaydık keşke. “Bir daha ki sefere” diyerek göl kenarına yol aldık.

Gölün üzerinde yüzen birkaç karaboyunlu batağan vardı. 300 mm’lik lensi makineme takıp sabırla suya dalmış olanın çıkmasını bekledim.

Bu sevimli batağanlar bir hayli uzağımda yüzüyorlardı. Işık daha da yetersiz bir hal almıştı. Suya dalıp çıkanlardan bir tanesi ise ağzında bir balıkla gözüküverdi. Suyun içine boşu boşuna dalıp çıkmadıklarını bu şekilde anlamış olduk. Kendilerine yakınlaşmaya çalıştıkça gölde daha uzak yerlere yüzüyorlardı. Belki biraz daha yakına gelebilseler daha keskin ve net bir kare yakalayabilirdim.

Uzaklardan, longozun içinden avcıların silah sesleri yankılanıyordu. Tabiatta bir canlının fotoğrafını çekebilmek için ürkütme ve yerinden hareket ettirme amaçlı olarak ıslık dahi çalmadım ve çalmam. Bu silah sesleri ormanın içerisinde kimbilir hangi canlıların yaşam haklarını ellerinden alıyordu.

Gölün üst kısmındaki sazlıkların başladığı yere bir büyük ak balıkçılın konduğunu gördüm. Sazlıkların arasına inmişti ve bulunduğu yere odaklansam bile mesafeden dolayı çok kaliteli bir fotoğraf çekmeyi başaramayacaktım. Sazlıkların içinde yüksekçe bir tümsek bulup objektifim ile hazır vaziyette bekledim.

“Kara boyunlu batağanları güzelce fotoğraflayamadık bari bu büyük ak balıkçıl havalanıp yanımızdan geçerek bize bir poz vermez mi acaba?” diye düşünürken konu mankenimiz bir anda havalanıverdi.

300 mm’lik lensimin titreşim engelleme özelliği olmadığı için seri çekime almıştım. Ön ayarlı spor modunda değil de P moduna hızla alıp orada hazır beklettiğim ayarlarım ile kuşumuzu yakalamaya gayret ettim. Bütün gün kar manzarası çekerken iso’yu 100’e sabitlemiştim ve bu çekim için otomatiğe almayı atlamışım. Neyse ki makine diyaframı 7-8 seviyesine yükseltmiş de biraz olsun keskinlik yakalamışım.

Büyük ak balıkçıl önümden ağır bir kargo uçağı gibi geçişini yaptı ama bu defa da beklediğimden yakın geçti.

Bunun gibi uçan bir bireyi fotoğraflamak gibi bir kaygınız var ise öncelikle hava ve ışık koşullarına uygun ön ayarlarınızı yapmanızı ardından da seri çekime alınmış şekilde makinenizi hazır tutmanızı tavsiye ederim.

Seri çekim sırasında odağınızı kaybetmemeye de dikkat etmeniz gerekmekte. Aksi halde birçok güzel kare bu defa yanlış kadrajdan dolayı heba olacaktır.

Bir yandan longozun içinden avcıların silah sesleri de gelmekteydi. Onlar öldürmeye ben ise iyi ya da kötü hayattan belirli anları ölümsüz hale getirmeye gayret ediyordum makinemin seri çekim özelliğinin yardımı ile!

Seri çekim ile vizörden gördüğüm konuyu kadrajın ortasına oturtabilmeyi belki dört belki de beşinci kareden sonra becerebildim.

Bir fırsatı daha hakkını tam veremeden kullanmış olduk. Büyük ak balıkçıl gölün karşı kıyısına doğru süzülerek yol aldı. Belki az beklesem bir tur daha önümden geçebilir ve hatalarımı telafi etme fırsatını bana verirdi. Lakin hava oldukça soğuk ve dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Önümüzde aşmamız gereken bir dağ vardı ve havanın kararması ile buzlanacak olan yol sıkıntılı olabilirdi.

Büyük ak balıkçılımıza uzaktan bir daha baktık.

Biz kendisini fotoğraf makinemiz ile avlamaya gayret etmiştik. Orman içinden silahlarının sesleri duyulanlardan değiliz ve olmayacağız. Ama yine de hakkını helal etsin.

Helikopterin ana fikri

Geride kalmakta olan yıl içinde boynuma fotoğraf makinesini asıp yollara düştüğümde bazı canlıların fotoğraflarını çekebilmek ciddi bir meydan okuma oldu. Özellikle de bu yaratılış harikasının sahip olduğu özellikleri; içinde bulunduğu ortamdan ayrıştırarak “makro” çekimle karelemek pek kolay değil.

Her ne kadar kendisine helikopter böceği denilmiş de olsa biz onu gerçek ismi olan “yusufçuk” olarak çağıralım zira insanoğlu helikopteri tasarladı ise bunu bu harika yaratıktan almış olduğu ilhama borçlu.

Bahar aylarından sonbaharın bitişine kadar ormanlık alanlara ve özellikle su kenarlarına yaptığımız doğa keşif yürüyüşlerinde bu muhteşem yaratığın farklı renklere sahip türlerine sıkça rastladık.

Fotoğraflamaya çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Diğer tüm canlılar gibi insan kısmını çok fazla yaklaştırmıyor. Çok ama çok hızlı uçuyor ve çok atik hareket ediyor. Genellikle yaprakların üstünde değil de ot ve yaprakların sivri kısımlarından çıkarttığı özlerle besleniyor ve tutundukları yere ayakları ile maharetle tutunuyor. Rüzgar ne kadar sallarsa sallasın bulunduğu yerin konumunda dilerse milim kıpırdamıyor. Kanat hareketlerinin bunları sağlaması için küçücük bedeninde konumlama bilgisinin ne hızda çalışıyor olduğunu anlamaya çalışmak bile insana devreleri yaktırabiliyor.

Tüm bunlara kafa yorarken etrafta uçuşanlar içinden birinin fotoğrafını çekebilmek için doğru duruşu yakalamaya çalışmak da açıkçası bir milli piyango biletinden çıkacak ikramiyeye benziyor.

Bir süre sonra birkaç kare yakalayabilmenin kendimce kolay bir yönetimini geliştirdim. Peşlerinden koşmak beyhude! Kendinize rahatça bir yer seçip sabırlı bir şekilde bekleyişe geçeceksiniz. Ürkerek uzaklaştığı yere kısa bir süre sonra tekrar geliyorlar. O sırada gerekli ayarları yaptığınız makine ile çekimlerinizi yapabilirsiniz. Ne kadar gayret edersem bu yaratığın kafasını net ve keskin bir şekilde fotoğraflayamadım. Dış bükey gözlerini oluşturan yüzlerce minik göz kendisine inanılmaz bir görüş açısı ve kabiliyeti veriyor ve sürekli titreşimler halindeki baş kısmını layığı ile kareleyememiş olmam belki de bu sebeple olsa gerek.

Yusufçukların net fotoğrafını çekmeye gayret etmek amatör hevesliler için ciddi bir kros antrenmanı gibi adeta.

Makineniz ile uygun ışık koşullarında iseniz sürekli çekim modunda tutmanızda fayda var. Objektifinizin netlemesini de mümkün olduğu kadar arkadaşımızın kafa kısmına odaklayalım.

İnsanlığın teknolojik gelişimine ilham veren bu yaratılış harikasının bir de uzaktan çektiğim siluetini ekleyerek bahsi şimdilik kapatalım.

Makro çekim oldukça iddialı olacaktır zira sizi bu kadar yakınına yaklaştırabilecek bir yusufçuğun ciddi anlamda dalgın ya da sarhoş olması gerekir. Ben bu kareleri 200 veya 300 mm’lik lensler ile elde ettim. Titreşim engelleyici özellik bu aşamada bir gereklilik olarak ortaya çıkmakta. Gereklilik diyerek kestirip atmak istemiyorum ama olursa iyi olur. Seri çekimi özellikle tavsiye ediyorum. ISO konusunda çok tutucu olmayın. Elemanlar loş ortamlarda ise biraz yüksek tutun.

Fotoğraflar başarılı mıdır değil midir takdirinize bırakıyorum ama bu yaratığı fotoğraflamaya çalışmak yaratılmış üzerinden yaradana bir hayranlık saygı duruşu gibi geliyor bana.

Işığınız bol olsun.

Ay’ı fotoğraflamak

Necati Cumalı’nın edebiyatımıza kazandırdığı güzel bir eserdir “Ay Büyürken Uyuyamam”…

Ne vakit ay geceleri gökte tepsi gibi olsa ben de cam önünde her defasında biraz daha güzel bir kare elde edebilmek için gerekirse uykusuz kalmayı göze alırım.

Dolunay’ı fotoğraflamak ve ardından da bilgisayara aktardığım karelerde bu muazzam gök cisminin kraterleri içinde dalıp gitmek ayrı bir merak ve keyif…

Ay; Güneş’in benzersiz bir şekilde ısıtıp aydınlattığı günleri takip eden gecelerde Güneş’ten aldığı ışığı yansıtarak ve gökteki hareketine göre gelişen farklı evrelerde farklı şekiller alır. Yörüngesindeki bu değişmezlik kuralı ile bazı takvimler ayın hareket esasına göre düzenlenmiş ve insanlar zamanlarını bu gök cisminin döngülerine göre tayin etmişlerdir.

Ay’ın gökyüzündeki görünürlüğü dolunay safhasında tam parlaklığa ve büyüklüğe ulaşır. Bazı evrelerde ay diğer zamanlara göre daha büyük görünür. Süper ay denilen zamanlar özellikle fotoğrafçılar için kaçırılmaz zamanlardır.

En kusursuz zamanı yakalamak çok kolay olmasa da özellikle yaz aylarında dolunayı fotoğraflamak için bazı küçük bilgileri de burada paylaşmak isterim.

Yaz aylarını vurgulamadaki amacım kış aylarına göre daha bulutsuz ve açık hava şansını yakalamanın mümkün olmasındandır. Kış aylarında da özellikle ayaz havalarda parlak bir gökyüzü ile karşılaşırsanız bu çekimleri yapabilirsiniz ama sağlığınıza dikkat etmenizde fayda var.

Dolunay fotoğrafı çekmek sanıldığı kadar çok zor değildir. Hatta ay parlak bir ışık kaynağı olduğu için tripod dahi kullanmadan çekim yapmak mümkündür gibi iddialı bir söz de söyleyebilirim ama yine de gereklilikler listesine tripodu da ekleyiniz.

Dolunayı görüntülemek için lens önemli bir faktördür. Uzmanlar 300 mm’lik tele lens ile kapıyı açsa da elinizde var ise 200 mm’lik lens ile de denemelerinizi yapabilirsiniz. 300 mm’lik bir lensim olana kadar 200 mm’lik lens ile hiç de kötü sonuçlar elde etmedim.

Dolunay fotoğrafı çekmek için:

  • Tripod
  • Asgari 300 mm tele lens

şartlarından bahsettikten sonra:

  • M (manual) modu olan bir makineden bahsedeceğiz.

Tripodunuzu kurun ve makinenizi M moduna alın. Deklanşöre bastıktan bir süre sonra çekim yapacak şekilde ayarlama şansınız varsa bu olası sarsıntıları da önleyecek ve karelerinizin daha temiz çıkmasını sağlayacaktır.

M modunda ayarlarınızı:

  • iso 100
  • diyafram 8
  • enstantane 125 şeklinde tutarak ilk denemenizi yapabilirsiniz.

Fotoğraf denilen olgunun iso, diyafram ve enstantane olarak adlandırılan saç ayakları üzerinde durduğunu belirtelim. Bu ayarları farklı değerlere getirerek çektiğiniz karelerin nasıl birer fotoğraf olduğunu gözlemleyerek ideal kareyi yakalama yolunda Manual ayarları anlama çalışmaları yapmış olursunuz. Dolayısıyla dolunay fotoğraflamak sizi aynı zamanda bu üç olgu arasındaki ilişkiyi anlama ve öğrenme imkanı yaratacaktır. Pozlama değerini düşük tutmanın zaten bir ışık kaynağı olan ayı sadece parlak bir lamba olarak göstereceğini veya bunun tam tersini gereğinden fazla yapmanın da ayı detaylardan yoksun bir şekilde silik göstereceğini deneysel olarak bol bol gözlemleyin.

Amatörlük dönemlerinde eğer uygun ekipmanı elde edebilme imkanına sahip olmuş iseniz yukarıda bahsetmiş olduğum çalışmalar güzel ay fotoğrafları çekmek haricinde DSLR makinelerden daha fazla verim elde edebilmek için son derece faydalı çalışmalar olacaktır.

Ay güzeldir. Gökyüzünde parlayan bir ay seyredenlere huzur verir. Bir de bu anları yakalayabilmek ise çok daha keyiflidir.

Işığınız bol olsun.

Demirköylü geveze

Bahar gelmiş çatmış! Pazar günümüzü bu şehre mi hediye edelim yine karşılıksız?

Kaçtık.

Demirköy’den Sivriler istikametine girip bir kır bahçesinde öğlen kahvaltısı yaptık. Sahanda yumurta, biraz bal, peynir ve mekan sahibinin tarlasından topladığı bir tabak nefis çilek…

Dönerken rastladık ona. Daha doğrusu Eşim fark etti.

Arabayı durdurduk. Uzakta sayılırdı. Yol kenarındaki direkler arasına gerilmiş teller üzerinde gerdanını şişire şişire ötüyordu. Bir süre susup uzaklardan gelen bir yanıtı bekliyordu. Ya sesine ses veren bir arkadaşı yanına gelecek ya da o uçup gidecekti. 300 mm’lik lensim arabanın arkasında uzanamayacağım yerdeydi ve kapıyı açsam gürültüden kaçıp giderdi. Uzanabildiğim yerden 200 mm’lik lensimi alıp aynasız makineme taktım. Bu lensin titreşim engelleme özelliği de var. Kuşumuz uzaklardaki aşkının sesine kaçmadan ve kendisini ürkütmeden birkaç poz alabildik.

Işığın mükemmele yakın ve kuşumuza da çok da ters olmayan bir açıdan vuruyor olması güzele yakın birkaç kare almamızı sağladı.

O biraz daha sağına soluna bakındı ve bir süre sonra bana yeteri kadar mankenlik yaptığını düşünerek uçtu gitti. Üstüne konduğu tel onun özgürlüğüne bir pranga değil ancak üstüne konacak bir araçtı sadece.

Fotoğraflarını çekip Twitter’da paylaştıktan sonra birkaç kuş uzmanı arkadaş ismi konusunda farklı bilgiler verdiler. Ortak noktaları bunun bir örümcek kuşu olduğu idi ama en kesin bilgi doğa bilimcisi bir arkadaştan geldi. Kızıl sırtlı örümcek kuşu… Red backed shrike

Dün onların yaygarası bir hayli çoktu. Kafamızı şişirmiş olmalarından dolayı da çok mutluyuz.

Amma da gürültücü şeylersiniz. İyi ki de gürültü yapıyorsunuz.

Yaygaranıza sağlık.

Şadırvan aşıkları

Fotoğrafçılığa meraklı olanlar daha kaliteli fotoğraflar çekebilmek için bir süre sonra makinelerinin otomatik modunda fotoğraf çekme kolaycılığından kurtulmak zorundadırlar.

Kurşun kalemle hasbelkader güzel desenler çizebilmek kişisel bir beceridir ama daha iyi bir ressam olabilmek için farklı resim malzemelerini ve renkleri tanımak zorundayız. Korkmadan ve hata yapma riskini de peşinen kabul ederek alışkanlıklarımızı kırmalı; yeni mecraları daha kaliteli çıktılar için tecrübe etmeliyiz.

Kişisel amatör fotoğrafçılık deneyimlerim sürecinde ağırlıklı olarak aynasız ve SLR model makinelerimin otomatik seçeneği kullanma kolaycılığına sıklıkla ve ucunca bir süre başvurduğum bir gerçektir. Sizlere de uzunca bir süre bu şekilde fotoğraf çekmenizi tavsiye ederim. Ne zaman ki çektiğiniz fotoğraflar ile bulunduğunuz yerin ambiyansının aynı olmadığını hissettiğinizde yeni arayışlara ve makinenizin P, A, S, M (P, Av, Tv, M) modlarını denemeye başlayacaksınız.

Bir yandan karşılaştığınız o anları kaçırmadan ve hızlı bir şekilde karelemek için acele edeceksiniz; öte yandan da çok daha itinalı ayarlar ile kaliteli karelere imza atmak isteyeceksiniz.

İçine düşeceğiniz bu ikilemden; bulunduğunuz ortama en uygun ayarları nasıl yapabileceğinizi ve çekim modlarının yapabilirliklerini özümseyerek ancak çıkabiliriz. Kişisel olarak belirtmem gerekirse halen öğrenme aşamasındayım ve bu safhanın son ermeyecek olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Bu felsefi girişten sonra karemizin üzerinde biraz konuşmak istiyorum.

Öncelikle çektiğim fotoğrafın son derece amatör olduğunu belirteyim. Uzman edası ile birşeyler öğretme gayretinde olmadığımın altını çizerek işin gerçek ustalarına herhangi bir hadsizlik içinde olmadan salt anlık deneyimlerimi aktardığımı özellikle söylemek isterim. Tüm bunlara karşılık bu karenin kompozisyonu benim için gerçekten anlamlı. Zaten biz amatör fotoğrafçıların birincil hedefi o anları yakalamak ve arşivlemektir. Anları yakalarken de temel fotoğrafçılık kuralları çerçevesinde mümkün olduğu kadar kaliteli çıktılar üretmeye gayret eder ve bundan da keyif alırız.

Mekanımız Edirne Selimiye camii avlusu…

Şadırvanın üst tarafındaki minik havuzda yıkanmak, su içmek ve serinlemek için konan, uçan, kanat çırpan kuşlar var. Şadırvanın üst kısmından aşağıya minik oluklardan dökülen suları arka fondaki mükemmel hat yazıları ile kompozisyon içinde kullanmak hoş bir görüntü oluşturacaktı. Hele bir de bu kompozisyon içinde buraya hızlıca konup kalkan güvercinlerden de karenin içine bazılarını sokabilmek çok güzel olurdu.

Öncelikle böyle bir çalışma için acele etmeden ve bir yere yetişme telaşı duymadan çalışmanızda fayda var. Bu karedeki hatalar üzerinden giderek daha iyi kareyi sizlerin yakalaması için fotoğrafımızı acımasızca eleştirmek istiyorum.

Öncelikle cami avlusunun gün ışığını alma açısından şanssız bir saatindeyiz. Bu aşamada ISO konusunda ayarların en uygun olanını makineye bırakmakta fayda var. İşin içine güvercinler girecekse bu yaramazların hızlı kanat çırpmalarını nasıl göstermek istediğiniz çok önemli.

Ben minik oluklardan akan suların damlalarını havada donup kalmış gibi göstermek istiyordum. Kullanacağım yüksek enstantane kuşların hareketlerini de donduracaktı. Bu şekilde kafamdaki kompozisyona yakın bir resim elde edebilecektim. Öte yandan maalesef şadırvana çok yaklaşamadım zira kuşlar ürküp kaçacaklardı. 200 mm’lik lensim de yanımda yoktu. Mecburen elimdeki 18-50 ile çalıştım.

Eğer kuşlara telelens ile yaklaşabilmiş olsaydım arka plan bulanıklığını daha güzel bir ambiyans oluşturacak şekilde yakalamış olurdum.

Bu kareleri tekrar çekebilme şansını yakarsam öncelikle odaklanabileceğim tele lensimin yanımda olmasını dilerim. Ayrıca ISO’yu serbest bırakıp kuşların hareketliliğini daha iyi yakalayacak yüksek bir enstantane ile çalışırım.

Birçoğunu başarısız kabul ettiğim karelerden geriye kalan en sevdiğim fotoğraf ise bu yazımın kapağına yerleştirmiş olduğum yanyana su içen aşıklar olmuştu. Çektiğim karelerde suya inen, sudan kalkan kuşların netliğini yakalayamayınca bir hayli moralim bozulmuş daha sonra biraz daha yüksek enstantane ile çalışmayı akıl etmiştim. Gördüğünüz fotoğrafta damlalar havada asılı kalmış ve kuşlar da adeta bana poz vermiş gibi duruyorlar. Bir tanesinin gözleri kapalı çıkmış ki o kadar kusur da varsın olsun dedik.

Karenin aşağıda gözüken ham hali üzerinde Lightroom ile biraz çalıştım. Tele lensin yanımda olmamasını makinenin megapiksel gücünün verdiği imkan ile tolere ederek kompozisyonum için bana gerekli olan kısmı kestim. Enstantane yükselince zaten yetersiz olan ortam ışığı kuşlarımızı gölgede bıraktığından biraz da ışık ve gölge ayarlarını elden geçirdim.

Sonuçta ortaya elle tutulur veya en azından arşivimde geriye dönüp baktığımda halen keyifle o anları andığım güzel bir şadırvan aşıkları karesi çıktı.

Bir dahaki sefere umarım daha güzelini çekebilirim. Belki kendimi biraz daha geliştirmiş olurum.