Kardelenleri bulmak

Her kısa seyahat sonunda defterimize ekleyebileceğimiz birkaç not biriktirmek kumbarasına bozuk para atan çocuk gibi keyif veriyor insana.

Geçen hafta yolumuzun üzerindeki bir derenin kenarında rastladığımız siklamenlere bu hafta ne ekleyebilirdik acaba?

Istrancalar ve hemen kuzeyindeki Karadeniz’in dövdüğü kıyılarda kim bilir ne hazineler vardı daha gitmediğimiz, görmediğimiz?

Mert Gölü’nün Karadeniz ile olan kucaklaşmasının sona ermesini anlaşılan henüz daha beklemek gerekiyordu. Aradaki dar geçiş yolu su altındaydı. Hedefimiz yirmi metrelik göl geçişini bir şekilde gerçekleştirip o upuzun muhteşem sahilde gidebildiğimiz kadar ileriye yürümekti.

Pabuç deresinde kendimizi epey yorduğumuzdan bu yeni güzergahı kısa bir keşif turu olarak öngörmüştük. Mert Gölü’nün kıyısına gelince önceden sözleştiğimiz bir balıkçı dostumuz kayığı ile bizi karşı kıyıya geçiriverdi. Ne zaman döneceğimizi sordu ve dönüş saatimizi belirleyip sözleştik.

Kayık ile karşı kıyıya geçince Karadeniz sahili boyunca yürümeye başladık. Şubat ayının başında olmamıza rağmen hava neredeyse 19 dereceyi bulmuştu. İğneada camisinin avlusundaki ihtiyar delikanlı dayımız: “Günler 105 olduğunda cemre fırtınası olur. Ondan sonra da ağaçlar çiçeklenmeye başlar zaten!” demişti. Havalar güzeldi ama önümüzdeki 15 gün içinde sağlam bir sezon finali gerçekleşebilirdi.

Mert gölünün içine doğru devam eden yol üzerinde biraz ilerleyip bir süre sazlıklar arasından gölü seyrettik.

Göle akan minik dereciklerin yolu kapladığı yerlerde geçiş yapabilmek için suya batmamız gerekecekti. Bunu en azından bu defalık göze almadığımız için geri dönüp kumsaldan doğu istikametine doğru yürümeyi tercih ettik. Bu arada sazların arasından suyun üzerinde alçak uçuş yaparak kanatlanan ördeği görüntüleyemediğimiz için de hem eşim hem de ben ayrı ayrı vahlandık.

Uzun kıyı şeridi boyunca uzanan bu eşsiz kumsalın el değmemiş; daha doğrusu mümkün olduğu kadar insan eli az değmiş hali, muhteşem ötesi güzellikte..

Bu güzergah ile daha evvelden orman içinden takip ettiğimiz patika yollarından ulaştığımız hamam gölüne gitmek oldukça kolay olsa gerek ama yürünmesi gereken yol pek de kısa değil. Ayrıca mevsimine göre değişen debilerde su geçişleri olduğunu da unutmamak gerekli. Mümkün olduğu kadar ilerlemeye çalışacağız. Sırtımda tripodum, boynumda iki makinem, sırtımda ekipman çantam ile yiğitliğe toz kondurmadan eşime yetişmeye çalışsam da bir süre sonra yoruldum. Kendi sırt çantası ile durumu benden farksız olan eşim de pes edince bir ağaç kütüğünün üstünde oturup dinlendik. Biraz da Karadeniz’in dalgalarını seyrettik.

Kısa bir moladan sonra tekrar yürümeye koyulduk. Mert Gölü ile Karadeniz arasında kalan kıyı kumulları ve geçiş safhasında bulunan kısmi çamurlu alanda endemik kumul bitkileri ve diğer bitki örtü türleri mevcut bulunmakta… Bu alanda keşfedilecek onlarca türde çiçekli çiçeksiz bitki yılın farklı zamanlarında kendilerini gösterebiliyor.

Kumlu alanlarda yürürken kırmızı çiçeksi yaprakları ile dikkatimizi ilk çeken kumul ve sahillerin çakıllı alanlarında yetişen kum sütleğeni oldu. Bir daha ki sefere daha güzel fotoğraflarını çekmeyi arzuluyorum.

Mert gölü sazlıkları sona erdi. Kıyı kumulları ile orman arasında oluşan doğal setlerin başladığı alanda adeta ormanın kapı muhafızlığını yapan yapan birkaç ağaç bizi karşıladı. Bunların arasında kısa bir mola verip sandalcımız ile olan randevumuza geç kalmamak için dönüşe geçmeyi uygun gördük.

Ağaçların arasına dalıp birkaç afacan kuşa rastlarsak kareleyebilir miyiz diye düşünürken ağaçların altındaki boynu bükük zarif güzellikleri gördük.

Bu haftasonu gezimizin yıldızları bu kardelenlerdi demek! Emin olmak için akıllı telefon ile bu güzel çiçeğin fotoğrafını çekip bitki tanıma yazılımı ile ismini öğrendik ve emin olduk. Bu güzel çiçeğimizin ismi yeşil kardelenmiş. (Green snowdrop)

Şubat ayı, hatta bazen de Ocak ayında çiçeklenmeye başlayan ve kimi zaman da üstüne yağan karlara aldırmaksızın başını karlardan dışarı kaldıran bu güzel çiçek siklamenler kadar olmasa da belirli bir yok olma tehdidi altında. İşin gerçekten çok ilginç olan yanı ise gelebilmek için belirli safhaları geçtiğimiz bu kısa rotada bu güzel çiçeklerin bile etrafında insan eli ile kirletilmiş bir çevrenin var olmasıydı.

Artık toparlanıp sandalın bizi bıraktığı göl kıyısına doğru yola çıkmamız gerekiyordu. Yolda yürürken yanıbaşımızda bize eşlik eden manzarayı biraz tariflemem gerekirse; longozun ardında birbiri peşisıra yükselen Istranca dağ silsilesinin, dağların üstündeki bulutların ardında parlayan kış güneşinin dağlara yüklediği yarı puslu heybetin tarifini yapabilmem pek mümkün gözükmüyor. Bu puslu arka fonun önünde kimi sazlıklara yakın kimi ise alabildiğine yüksekte dolanan yırtıcı kuşlar nasiplerini aramak için dolanıyorlardı. Bir tanesinin bize doğru hiç olmazsa bir yüz metre kadar yaklaşmasını bekledik ama tam aksi yöne doğru yol aldılar. Özellikle sazlıklara çok yakın uçan ve delicesine sazlar arasında birşeyler arayan kuşun saz delicesi olduğunu düşünüyorum. Uzmanı olmadığım için yanılma payımın yüksek olduğunu da belirtmeliyim.

Gölün kıyısına geldiğimizde ağırlıklar ve kumda yürümenin verdiği yorgunluk zirve yapmıştı. Bizi karşıya geçirecek olan sandalın sahibini telefonla aramıştık ve bize yardımcı olması için oğlunu göndermişti. Karşıya geçerken eşim sanki onca yolu yürümemiş gibi genç kürekçimizi baş kısma gönderip eski günlerdeki gibi kendisi küreklere geçti. Ben de sandalın arka kısmında tabiri caizse yorgunluktan bitap vaziyetteydim. Eşim sandalı karşı kıyıya şahane bir şekilde kıçtan kara etti ve bir karışlık suya su geçirmez çizmelerimle basitçe inmem yeterli olacaktı. Bir ayağımı gayet sağlam bir şekilde göl tabanına koydum ama öteki ayağım sandalda kalınca ve sandal da biraz hareket ediverince sol tarafımdan itibaren göle devriliverdim. Şükürler olsun ki tüm ekipman sandalda güvenli yerdeydi. Çizmelerin içine su dolması gayet iyi oldu zira ayaklarımın şişmesine bu su terapisi iyi geldi. Sadece kuru bir üst baş bulmak için markete gitmem gerekecekti.

Her hafta olduğu gibi Mert Gölü gezimizi sonlandırıp arabamıza geri döndüğümüzde etraftaki sevimli köpekler yolumuzu gözler oluyor. Onların da nevalesini ıslak üstüme rağmen eşimle birlikte dağıttım.

Marketten tedarik ettiğim kuru birşeyleri üstüme geçirip çok ama çok tatlı bir yorgunluka İstanbul’a doğru yola koyulduk.

Tabiat, kendisine olan hürmetimize bu hafta da güzel kardelenleri bize göstererek bir mükafat verdi. Gerek yırtıcı gerekse de minik kuşların daha güzel fotoğrafları için ise önümüzdeki maçlara bakacağız.

Fotoğraf makinesi ile avlanmak – İkinci Bölüm

Geçen hafta karlı Mahya dağının güzel manzaralı yollarını geride bırakarak ulaşmıştık Mert gölünün kıyıcığına.

Gün boyunca parlak bir güneş ve masmavi hava göl kenarına vardığımızda bulutlanmış; güneş, önüne perde olan bulutlar arasından sızar olmuştu. Işığın azalması ile etrafta dolanan kuşları layığı ile fotoğraflamak kabil olmamıştı. Herşeye rağmen birkaç kare arşivlerimizde güzel hatıralar olarak kalmıştı.

Belki bu hafta biraz daha kısmetli olabilirdik. Yolda her zaman rastladığımız ama bir türlü bir tek kare bile fotoğrafını çekmeyi beceremediğimiz yırtıcı kuşları bile birkaç kare de olsa görüntüleyebilmiştik.

Bakalım geçen hafta burun farkı ile objektifimizin enstantanesinin önüne geçmiş olan büyük ak balıkçıl hazretlerini görebilecek miydik? Göl üzerinde adeta banyo küvetindeki sevimli oyuncak ördekler gibi yüzen kara boyunlu batağanları biraz daha net kareleyebilecek miydik?

İğneada’nın içinden geçtikten sonra gölün yakınlarında aracımızı park edip kumsala indik. Geçen hafta kumun üstü karlarla kaplıydı. Erimiş karlar yürüdüğümüz yerleri biraz çamurlaştırmış da olsa göl ile karadenizin birleştiği noktaya yürümek oldukça keyifli.

Geçen hafta büyük ak balıkçılımıza rastladığımız yere geldiğimizde bu defa makineme 300 mm’lik lensi önceden takmış gerekli ön ayarları kendimce yapmış vaziyetteydim. Yine de önden yapmam gereken ayarlar vardı.

Bu defa ışık biraz daha müsaitti ve ben ISO’yu serbest bırakmıştım. Diyafram konusunda ise 7-8 arası bir değer girmiştim. Enstantaneyi ise hangi akla hizmet ise 500’de bırakmışım. Bu nedenle uçar vaziyette yakaladığımız dostumuzun gaga ucu biraz flu oldu. Benzer bir durum için enstantaneyi belki de 1000 seviyesine dayamak ve bu şekilde denemek daha uygun olacak. Bir daha ki sefere makinenin S moduna bir şans tanısam hiç fena olmaz.

Yine aynı yerde adeta bir dejavu gibi bir büyük ak balıkçıl havalanıverdi. Muhtemelen aynı arkadaştı ve sazlıklara yaklaşırken yine aynı şekilde arkası bize dönük şekilde gölün karşı kıyısına doğru uçuşa geçiyordu. Yine bu anı ıskalıyor olacaktım ki sağolsun eşimin uyarısı ile fark ettim. Makinemi doğrulttuğum gibi yine seri şekilde ateşe başladım.

Yine geride kalan haftada olduğu gibi dostumuzun gittiği yerden geri gelmesini bekledik. Hava -1 civarındaydı ve karadenizden esen rüzgar hiç de yumuşak değildi. Neyse ki dostumuz gittiği yerden havalanıp bu defa gölün bir akarsu biçimi alarak karadeniz’e yol alan kısmının karşı kıyısına gelip kondu. Aramızda kuş uçuşu çaprazlama olarak 100 metre kadar mesafe vardı. Kendisini korkutmadan yaklaşmak ve becerebildiğim en iyi kareyi çekmek istiyordum. Neylersin ki bu defa da olduğu yerde heykel gibi durarak poz veren bir durumdaydı. Halbuki ben kendisini uçarken fotoğraflamak istiyordum.

Dururken çektiğim fotoğraflarına baktığımda o metruk yerde bile etrafa saçılmış naylon parçalarını görünce tüm canlıların bizden pek de haz etmiyor olmasına empati yapmak gerekiyor.

Eşimden kıyı boyunca yürümesini rica ettim. Belki dostumuz tam karşısına gelen bir canlı görünce havalanırdı ve önümden geçerdi. Tabi ki eşimi ve özellikle de “Haydi lütfen uçar mısın? Bir an evvel uç da bir iki poz resim çeksin kocam!” diye kendisi ile konuşacağını hesap etmedim.

Eşim bir yandan hemen yakınlarında yüzen kara batağanları filme almaya çalışırken ben de makinenin ayarlarını gözden geçiriyordum. Derken karşı sazlıklar arasında dişine göre birşeyler bulamamış olan balıkçılımız havalanıverdi ve önümden adeta resmi geçit yaparak uçtu. Aramızdaki mesafe tam önümden geçiyor olmasına rağmen en az elli metre ve belki de daha fazlaydı.

Ya Allah deyip nefesimi tuttuktan sonra deklanşöre bastım.

Şak! Şak! Şak! Peşi sıra altı poz çektim.

Tam karşı sıramdan geçerken kendi lisanından bir çığlık atıverdi. Bilmem ki acaba ne söyledi? Kötü bir kelam mı etti? Rahatsız mı etmiştik? Keyfini mi kaçırmıştık? Hani ileri geri bir laf ettiyse de canı sağolsun!

Çok fazla uzaklaşmadı. Karşı tarafta biraz daha ötedeki sazlıkların içine kondu. Belki bize daha çok poz verebilirdi ama hem üşümüştük hem de güneş gitmeye başlamıştı. Büyük ak balıkçıl ile birkez daha karşılaşmış biraz daha güzel fotoğraflarını çekmeye gayret etmiştik. Şüphesiz ki daha profesyonel ekipmanlar eksikliklerimizi daha iyi tolere ederek daha kaliteli çıktılar elde etmemizi sağlardı ama bu keyifli amatör uğraşıyı; elimizdeki mahdut imkanlar ile ulaşabildiğimiz sonuçları her defasında birkaç adım öteye taşıyabilmek de ayrı bir haz.

Mert gölüne bu defa bir batağanı daha yakından kareleyerek veda ettik.

Arabamıza doğru ilerlerken eşim kumsalda geri geri yürüyordu.

“Rüzgar sert esiyor değil mi? Sırtını rüzgara ondan mı döndün gülüm?” dedim.

“Hayır!” dedi gülümseyerek… “Şu batan günün manzarasını biraz daha fazla görmek için geri geri yürüyorum!”

Fotoğraf makinesi ile avlanmak

Karlar altındaki Mahya dağından inişe geçtikten sonra Demirköy’de her zaman mola verdiğimiz kahvede biraz soluklandık. İğneada’ya az bir yol daha vardı. Demirköy’den çıktıktan sonra Hamdibey köyüne giren yol muhtemelen araçla yol almak için biraz sıkıntılı olabileceğinden rutin seyahatlerimizdeki Hamdibey ziyaretimizi gerçekleştirmeye cesaret edemedik. Muhtemelen kar bu güzel köyün yolunu efsanevi bir tablo haline getirmiştir oysa.

Yolda kar manzarası fotoğraflamak için zaten epey oyalanmıştık. Vakit geç olmadan ve henüz parlak bir güneş varken Mert Gölü sahilinde biraz yürümek ve rastlayabildiğimiz güzellikleri karelemek niyetindeydik.

Demirköy kadar olmasa da İğneada içinde de azımsanmayacak kadar kar vardı. İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na her zamanki girdiğimiz kapısından değil İğneada’nın bittiği yerden ulaşmak istedik. Mert Gölü’ne longozun içinden gitmek biraz riskli olabilirdi. İğneada’nın Mert Gölü’ne komşu mahallesine kadar arabamız ile gittik. Göl ile Karadeniz’in birbiri ile birleştiği yerde gerekirse biraz da su içine girerek yürüyebilirdik. Su geçirmez botlarımızı giydik ama göl ile Karadeniz bu sene biraz erkence birbirine kavuşmuşlardı ve suyun içinden yürümek mümkün değildi.

Karadenizi solumuza alıp gidebildiğimiz kadar longoz ormanlarına paralel bir yürüyüş yapabilme hayallerimizi ertelemek zorunda kaldık. Belki de tabiat bize bu noktada çıkarttığı engel ile bu soğukta kendimizi hasta etmememiz için bir uyarıda bulunmuştu.

Mahya Dağı’ndaki pırıltılı hava ağır aksak balkanlardan gelen bulutlarla örtülmeye başlamıştı. Manzara bir o kadar daha güzelleşmiş de olsa fotoğraf için ışık azalmıştı.

Yine de karların kapladığı kumlar üzerinde kısa da olsa bir yürüyüş yaparak göl kenarında birkaç güzel fotoğraf çekebildik.

Bir yanda Karadeniz’in dalgaları bir yanda kışın güzellikleri ile kaplanmış kumsal ve önümüzde longozun içlerine yol alan Mert Gölü nefis bir görüntü oluşturuyordu. Hava sıcaklığı eksilerde dolanırken bile bu manzarada tabiat ile birlikte olmak bizim gibi azıcık akıldan noksanlar için eşsiz bir deneyim doğrusu. Bir de önümüzdeki su engelini geçebilmiş olsaydık keşke. “Bir daha ki sefere” diyerek göl kenarına yol aldık.

Gölün üzerinde yüzen birkaç karaboyunlu batağan vardı. 300 mm’lik lensi makineme takıp sabırla suya dalmış olanın çıkmasını bekledim.

Bu sevimli batağanlar bir hayli uzağımda yüzüyorlardı. Işık daha da yetersiz bir hal almıştı. Suya dalıp çıkanlardan bir tanesi ise ağzında bir balıkla gözüküverdi. Suyun içine boşu boşuna dalıp çıkmadıklarını bu şekilde anlamış olduk. Kendilerine yakınlaşmaya çalıştıkça gölde daha uzak yerlere yüzüyorlardı. Belki biraz daha yakına gelebilseler daha keskin ve net bir kare yakalayabilirdim.

Uzaklardan, longozun içinden avcıların silah sesleri yankılanıyordu. Tabiatta bir canlının fotoğrafını çekebilmek için ürkütme ve yerinden hareket ettirme amaçlı olarak ıslık dahi çalmadım ve çalmam. Bu silah sesleri ormanın içerisinde kimbilir hangi canlıların yaşam haklarını ellerinden alıyordu.

Gölün üst kısmındaki sazlıkların başladığı yere bir büyük ak balıkçılın konduğunu gördüm. Sazlıkların arasına inmişti ve bulunduğu yere odaklansam bile mesafeden dolayı çok kaliteli bir fotoğraf çekmeyi başaramayacaktım. Sazlıkların içinde yüksekçe bir tümsek bulup objektifim ile hazır vaziyette bekledim.

“Kara boyunlu batağanları güzelce fotoğraflayamadık bari bu büyük ak balıkçıl havalanıp yanımızdan geçerek bize bir poz vermez mi acaba?” diye düşünürken konu mankenimiz bir anda havalanıverdi.

300 mm’lik lensimin titreşim engelleme özelliği olmadığı için seri çekime almıştım. Ön ayarlı spor modunda değil de P moduna hızla alıp orada hazır beklettiğim ayarlarım ile kuşumuzu yakalamaya gayret ettim. Bütün gün kar manzarası çekerken iso’yu 100’e sabitlemiştim ve bu çekim için otomatiğe almayı atlamışım. Neyse ki makine diyaframı 7-8 seviyesine yükseltmiş de biraz olsun keskinlik yakalamışım.

Büyük ak balıkçıl önümden ağır bir kargo uçağı gibi geçişini yaptı ama bu defa da beklediğimden yakın geçti.

Bunun gibi uçan bir bireyi fotoğraflamak gibi bir kaygınız var ise öncelikle hava ve ışık koşullarına uygun ön ayarlarınızı yapmanızı ardından da seri çekime alınmış şekilde makinenizi hazır tutmanızı tavsiye ederim.

Seri çekim sırasında odağınızı kaybetmemeye de dikkat etmeniz gerekmekte. Aksi halde birçok güzel kare bu defa yanlış kadrajdan dolayı heba olacaktır.

Bir yandan longozun içinden avcıların silah sesleri de gelmekteydi. Onlar öldürmeye ben ise iyi ya da kötü hayattan belirli anları ölümsüz hale getirmeye gayret ediyordum makinemin seri çekim özelliğinin yardımı ile!

Seri çekim ile vizörden gördüğüm konuyu kadrajın ortasına oturtabilmeyi belki dört belki de beşinci kareden sonra becerebildim.

Bir fırsatı daha hakkını tam veremeden kullanmış olduk. Büyük ak balıkçıl gölün karşı kıyısına doğru süzülerek yol aldı. Belki az beklesem bir tur daha önümden geçebilir ve hatalarımı telafi etme fırsatını bana verirdi. Lakin hava oldukça soğuk ve dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Önümüzde aşmamız gereken bir dağ vardı ve havanın kararması ile buzlanacak olan yol sıkıntılı olabilirdi.

Büyük ak balıkçılımıza uzaktan bir daha baktık.

Biz kendisini fotoğraf makinemiz ile avlamaya gayret etmiştik. Orman içinden silahlarının sesleri duyulanlardan değiliz ve olmayacağız. Ama yine de hakkını helal etsin.

Kuğu gölü

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı giriş takı ve milli parkın içindeki hangi göle ne kadar mesafenin olduğunu belirten yön tabelalarından ormanın içine doğru yol almaya başladığınızda pek fazla uzaklaşmadan Mert Gölü’ne sapan yola girilir. Tahminen iki ya da üç kilometre yol aldıktan sonra göl kenarındaki ahşap çardak etrafında aracınızı güvenle park edebilirsiniz. Biz her defasında orman içine giren patikalardan farklı bir yöne doğru giderek bu ormanın ayak basmamış yerini bırakmamaya gayret ederiz.

Güz yağmurları ve kış şartları ile birlikte orman içindeki bu yürüyüşleri zemin koşullarının ağırlaşmasından dolayı bahara kadar erteledik.

Bu ormanları farklılaştıran en önemli özellik; içinden geçen akarsu ve derelerin önlerindeki doğal seti aşarak Karadeniz’e ulaşamamaları nedeni ile geri yayılım göstererek su basar ormanları kimliği kazanmasıdır.

Akarsularla taşınan organik yapı denize dökülemez ve geri teperek orman içi zemine yayılarak alüvyonlarını ve tüm organik yapısını orman zeminine bırakır. Böylelikle orman içinde zengin bir bitki ve buna bağlı olarak canlı habitatı oluşur.

Mert Gölü ile birlikte diğer tüm göller ve çevresi olağanüstü zengin bir kuş popülasyonuna sahip. Gezilerimizde fırsat bulduğumuz ve becerebildiğimiz kadarı ile bu türlerden bazılarını objektifimizle yakalamaya gayret ediyoruz.

Bu gezimizde eşimle Mert Gölü tabelasından içeri girip göl kenarındaki çardağa ulaştıktan sonra orman içine giren patikaların çok çamurlu ve yürümeye elverişsiz olduğunu gördük. Mert gölü’nün sazlıklarının ortasından devam eden ve su birikintileri ile yer yer kesintiye uğrayan yol üzerinde gidebildiğimiz kadar yürümeye karar verdik. Bu şekilde sazlıklar arasından sesleri gelen ev sahiplerini belki görüntüleme şansımız olabilirdi.

Gökyüzünün doğal ışığı açısından yaz aylarına göre tabi ki biraz şansızdık. Hava kapalıydı ve fotoğraf çekmek için maça yenik başlıyorduk. Uzaklardan bir şahin havada süzülüyordu ve maalesef hem ters ışık hem de objektifimin yetersizliği nedeni ile kendisini ancak bir siluet olarak kareleyebildim.

İğneada bir yerleşim merkezi olarak kendisine ulaşan yollarla birlikte aslında longoz ormanlarının içinde yer alıyor denilebilir zira İğneada’dan Limanköy’e uzanan yol üzerindeki Erikli gölü de longozun önemli bir parçasıdır.

Yazımızın konusu olan kuğularımız ise hem Mert hem de Erikli gölünün mukim ev sahiplerinden… Yukarıdaki satırlarda bahsettiğim Mert gölü’nün ortasından geçerek sahile ulaşan ama yer yer derince sularla kaplı olan yolda sazlıkların arkasında kalan bu kuğuları, su üzerinde yüzen halleri ile karelemek arzusundaydık.

Göl ortasındaki yoldan bazen kendine güvenen arazi araçları gelip geçebiliyor. Sağlı sollu sazlıklarla çevrili bu geniş yolda yürürken boyu iki metreyi geçen sazlar arasından görmek isteyip göremediğimiz ama seslerini duyduğumuz kanatlıların varlıklarını hissettiriyordu.

Sazlıklardan gölün ortalarını görebilecek bir aralık bulabilmek veya havalandıkları an fotoğraflarını çekebilmek için adeta çırpınıyorum ama hava ve ışık koşulları da oldukça tatsız doğrusu. Bazen sazlıkların arkasından bir balıkçıl havalanıyor ama ya ters ışıkta ya da uzakta kalıyor. Bu arada Mert gölü’nün belirli yerlerinde kamera ile gözetleme kulelerinin varlığını çok önemsediğimi belirtmek isterim. Eğer layığı ile işletiliyorsa alınmış olan tedbirin bu cennete kuş gözlemi veya tabiat sevgisinden farklı amaçlar ile gelenler için oldukça caydırıcı ve önleyici olduğu bir gerçek.

Yolda yürümeye devam ederken her zaman olduğu gibi sazlıklardan bir anda havalanan ve hızla yükselen bembeyaz kuşları yine eşim fark etti ve bana gösterdi. Ben tabi ki kendimi toplayana kadar havalandılar ve gölün üzerinde dönmeye başladılar. Yine de birkaç kare yakalayabildim.

Allah yarattıklarına bazı hususiyetleri kendi benzersiz adaleti çerçevesinde diğer canlılara göre ya eksik veya biraz fazla bahşetmiş. Bu endamı güzel varlıkların sesleri görüntüleri ile ters orantılı doğrusu. Su üzerinde zarif bir şekilde eğik olan boyunlarını uçarken aerodinamik yasalarına uyacak şekilde dümdüz tutmaları ve kanat çırparken gövdelerinin hareketine rağmen kafa ve boyuınlarının adeta doğal bir jiroskop gibi sabit durmalarını insan hayranlıkla seyrediyor.

Savaş uçağı filosunun gösteri uçuşu gibi önümüzden geçip göl üzerinde bir tur attılar. Gidişlerini ancak kareleyebildim.

İğneada camisinin daimi hizmetlisi yaşlı amcamızın daha sonra bana anlattığına göre bütün gün Mert Gölü’nde yüzen kuğular akşamları Erikli Gölü’ne geliyorlarmış. Bu nedenle neredeyse sudan kalkış ve Erikli Gölü’ne gidişleri belli saatlerdeymiş. Bunu cami bahçesinde otururken anlatmıştı bana. Muhtemelen de doğru söylüyordur. Görevlilerin belli zamanlarda gölde bu arkadaşları beslemeye gittiklerini de anlattı. Sevindim.

Çocukluğumun 70’li yıllarında sadece siyah beyaz tek kanallı devlet televizyonunu seyrederdik eve zar zor borç harç alınmış cihazlarda. Bir defasında TRT’nin Kuğu Gölü balesini yayınladığını anımsıyorum. Çocuk zihnimde bale gibi üst düzey bir sanata ilgi duymam zordu ama soyut gösteride sembolik olarak anlatılanlar ve gösterideki iyilik, kötülük, dram kavramları çocuk zihnime etkileyici bir şekilde yerleşmişti. TRT güzel iş yapmıştı. Çok güzel iş yapmıştı bu yabancı bale gösterisini yayınlayarak. Tıpkı aklımda kalan diğer oda tiyatroları, temsiller ve bugün yayınlansa kimsenin yüzüne bakmayacağı belgeseller ile TRT bir toplumu toplumun zevklerine rağmen eğitme misyonu yüklenmiş. İyi de etmiş. Şimdilerde elektrik faturamdan yapılan kesintilerle saçma sapan programları finanse edenlerdenim ve değil TRT’yi izlemek televizyon denen cihazı açmıyoruz bile…

Çocuk zihnindeki Kuğu Gölü balesini gözünün önünde canlandıran biri olarak en azından kuğularda Allah’ın yaratıcı kudretindeki sanatı görmeye gayret eden bir doğa severim. Ne kuş bilimi uzmanıyım ne de harika fotoğraflar çeken bir profesyonelim. Evimizden tam iki yüz kilometre ötedeki bir gölde kuğuların peşine düşmek galiba karı koca ikimizin de yaratılıştaki sanatı görebilmek çabası olsa gerek.

Bizler yetmişlerde kuğu gölü’nü seyrettik ve kuğuları sevdik. İki binli yıllarda kurtlar vadisi seyreden nesiller neyi sevdiler bilmiyorum ama evimizin yakınlarındaki gölette beslenen kuğunun bir gün av tüfeği ile kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce vurulduğu haberini almıştık.

Şimdi düşünün!

Yenisi mi iyi eski mi yaşanmış ve yaşanmakta olan zamanların?

Tabi ki Mert Gölü’ne de Hamam Gölü’ne de ve Erikli Gölü’ne de ve hatta daha da uzaktaki Saka Gölü’ne de tekrar gideceğiz. Yüce sanatkarın her defasında tuvale boyadığı bambaşka manzaraları göreceğiz. Belki de bu defa bu nazik kuşları suyun üzerinde salınırken görebileceğiz.

Bizler, yaratılmışların güzelliklerini gördükçe Yaradan’ı daha çok seveceğiz.

Hamam gölüne giden yol

Yazı hazırlanıyor.

Mantar bilimi

Vize’ye varmadan Çakıllı köyünden geçerken adet olduğu üzere yol üzerindeki köy fırınının önünde durduk.

Orman yürüyüşü sonrası pikniğimiz için biraz simit ve İstanbul’da birkaç öğüne eşlik edecek güzel ekmeklerden alacaktım.

“Simit kalmadı be abi!”

“Yapma ya! Daha sabahın bu saati hem de!”

“Sorma! Mantarcılar bitirdi simitleri!”

Mantar?

Simit?

Aradaki ilişkiyi çok anlamlandıramadım. Arabaya dönüp yol koyulduk.

Vize’deki bir fırında henüz simit vardı. Poyralı’yı da geride bırakıp İğneada Longoz’una giderken peynir, soka, helva gibi nevaleyi de tedarik ettik. Orman örtüsünün sıklaşması ile birlikte yol kenarında park etmiş araçlar artmaya başladı. Eline torba ve sepet alanlar ormanlara dalıyordu. Belki ot topluyorlardır dedik ama mantar pek aklımıza gelmedi açıkçası.

Demirköy’ü de geçince ormanların sık ağaçları arasından mutlu bir şekilde çıkanlar ellerindekileri arabalarına yüklerken herkesin mantar toplama telaşında olduğunu anladık.

Longoz ormanlarının içindeki göllerine sapan yoldan girdik. Mert gölü’nün kameriyesine kadar araba ile gittik. Yapmak istediğimiz yürüyüş için rota bir hayli kalabalık gibiydi ve açıkçası şehirde yapamadıkları patırtıyı bu eşsiz ormanda yapmaya gelenlere pek katlanmak zorunda hissetmedik kendimizi.

“Hamam gölü’ne gidelim!” dedik. Güzergahı çok fazla bilmiyorduk ama kaybolarak öğrenebilirdik pekala! Hamam gölü yolunda orman işçilerinin kestikleri odunları kamyonlara yükledikleri yerde yol hem tıkalı hem de oldukça bozuktu. Yol kenarında çayını demlemiş ve dinlenmekte olan güleryüzlü kamyoncuya yol durumunu sorduk:

“Valla gidemezsiniz bu araba ile! Saplanır kalır! Arkadaşlar açacak şimdi yolu. Çay ikram edeyim isterseniz. Mantar da var!”

Yine mi mantar! Bugün anlaşılan mantar yağıyor Trakya’ya! Arabadan indik. Kamyoncu yaktığı ateşin közü üzerinde güzel bir çay demlemişti. Az ötede de yine ayrı bir köz üzerinde kocaman bir mantar ağır ağır pişiyordu:

“Ben az evvel yedim bir tane! Bana birşey olmadı. Siz de isterseniz yeyin. Ayı mantarı. Çok lezzetli. İsterseniz yumurta mantarı da var.

Açıkçası marketten tedarik edilen kültür mantarı haricinde bir mantar kültürüne sahip değildik ve kibarca teşekkür ederek bu güzel teklifi reddettik. Yol açılınca vedalaştık ve tekrar arabaya bindik. Yol kötü ise bunu yaşayarak görmek en güzeli olacaktı. Kötü bir yol olursa geri dönerdik. Gitmeden bilemezdik ki!

Hamam gölüne doğru birkaç kilometre daha ilerleyince yol kenarında minik bir barakayı barındıran çiftlik gibi bir yer fark ettik. Aracımızı önüne park ederek biraz yürüyüp geri döndük. Orman içindeki bu minik alanda toprağını çapalayan orta yaşlı bir abi bizi fark etti ve tüm Trakyalılar gibi güleryüzle selam verdi. Bir iki sohbetten sonra kendisi de bize topladığı bir çuval mantarı gösterince merak edip bu mantar bolluğunun nedenini sorduk.

“Güz yağmurları başladığında tüm bu ormanlar hep mantar dolar. İşte bunlar ayı mantarı bunlar yumurta mantarı. Yumurta mantarları büyüdüğü vakit de işte böyle gelin yanağı oluyor!”

Eksik olmasın abi bize on dakikalık bir mantar eğitimi verdi. Daha sonraları yörede ayı mantarı veya bolet olarak bilinen mantarın aslında porçini mantarı olarak da bilinen makbul ve pahalı mantar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

“Vereyim biraz yanınıza! Pişirirsiniz evde!”

Ah benim gönlübol Trakya insanım! On dakikada akraba gibi sever insanı. Tüm bu mantar oryantasyonu sırasında doğal mantarlara olan önyargımızın yıkılmaya başladığını itiraf etmeliyiz. Eşimle birlikte karnımızın da acıkması ile ciddi olarak canımız bu mantarlardan; tadını hiç bilmiyor olmamıza rağmen, çekmeye başlamıştı. İsmail abi’ye teşekkür ederek izin istedik. Gün ışığını daha da kaybetmeden Hamam Gölü’ne ulaşmak istiyorduk. İsmail abi bize arılarını da gösterdikten sonra arabaya kadar arkamızdan uğurladı.

Hamam Gölü’ne az bir yolumuz kalmıştı. Yol üzerinde sağlı sollu arabalar aynı amaçla buralara kadar gelmişti. Yol kenarlarında fışkırmış olan mantarları görünce neden bugün insanların ormanlara hucum ettiğini daha da iyi anladık.

Hamam Gölü’ne giden yürüyüş yolu istikametini gösteren tabelanın kenarına arabamızı park ettik. Ormana girmeden birkaç lokma atıştırdık ve bilmediğimiz bir istikamete doğru; önceden işaretlenmiş ağaçları kılavuz edinerek göle doğru yürümeye başladık. Ormanın içi büyülü renklerle kaplıydı. Güzün gelmesi ile birlikte renk değiştirmeye başlayan tabiata yerden fırlamış ve yağan yağmurların ağır tanelerinin kalplerini kırdığı güz çiğdemlerine rastladık bolca.

Tabi ki çektiğimiz kareler içinde en fazla öne çıkanlar günümüze damgasını vuran mantarlar oldu. Her ne kadar İsmail abi’nin mantar konusunda verdiği eğitim oldukça güzel olsa da biz bunlar içinde yenilebilir olanları ayrıştıracak kadar uzman değildik henüz. Şimdilik sadece fotoğraflarını çekmekle yetinecektik. Çekmeye çalıştığımız birkaç kareyi de burada paylaşıyorum.


Hamam Gölü etrafında güzel bir tecrübe yürüyüşü de yaptıktan sonra gün akşama kavuşmaya başlarken longozdan ayrılma yoluna girdik. Dönüşte İsmail abi’nin minik cennetinde duraklayarak kendisine teşekkür ettik. Bir daha ki sefere ballarının da tadına bakmak için sözleştik.

Dönüşte İğneada’ya uğradık. Birçok yerde mantar pazarları kurulmuştu. İnsanlar alıp satmak ile ilgili bir telaş içindeydiler. Tüccarlar kasalarca mantarları arabalarına yüklüyorlardı. Kısacası yer gök mantardı. Biz daha fazla dayanamayarak bir büfenin önündeki tezgahtan bir kilodan biraz fazlaca yumurta ve gelin mantarı aldık. Eşim mantarı satan hanımefendiden nasıl pişirileceğine dair tüyolar da aldı. Halen önyargı duvarlarımızı tam yıkamamış olacağız ki satıcının ısrarlarına rağmen ayı mantarlarından almayı bir sonraki haftaya erteledik.

Dönüşte içinden geçtiğimiz Demirköy ilçesi ise mantar konusunda adeta bir borsa merkezi gibiydi. Cadde boyunca kamyonlar, toplanmış olan mantarları yola çıkarmak üzere bekliyordu. O gün İğneada, Demirköy ve çevresinde milyonlarca liralık mantar borsasının oluştuğunu yöre halkı adına sevinerek dinledik.

İstanbul’a döndüğümüzde eşimin pişirdiği yumurta ve gelin mantarlarından yahniyi ise hiç anlatmayayım. Şu kadarını belirtmem gerekirse bir sonraki hafta yine mantar için koştuk İğneada’ya!

Ama maalesef kısacık süren mantar zamanını kaçırmışız. Kısmetse bir daha ki sefere!

Fransız feneri

İğneada sahilini takip ederek batıya yol alırsanız Limanköy’e ulaşırsınız. Trakya topraklarının Bulgaristan’a gelmeden evvelki son noktası değilse bile hududa daha da yakınlaşmış olursunuz. Az daha ötede sınırın hemen kenarında Beğendik köyü vardır.

Limanköy, İğneada’dan yüksekte, tepe üstüne kurulu şirin bir köy… Köyün bir kütüphane binası bile var.

İçinde gelen turistlere hizmet veren birkaç güzel kahvehanesi de var. Biz genelde Uğur’un yerine bazen bir tas çorba veya hafif bir kahvaltı için uğradıktan sonra Fransız Feneri’ne uğramayı tercih ederdik. Bazen de fenere giden yol üzerindeki geniş meradaki ağaçların altında piknik yaparız.

Fenerin tarihi Abdülmecit dönemine kadar uzanıyor. Fransızlar tarafından yapıldığı için ismi daha çok Fransız Feneri olarak anılmakta… Denizden elli metre kadar yüksekteki bir yamaçta, Karadeniz’in dalgalarının seyrinde yıllardır. Zaman içinde fenerin işletilmesi otomasyona geçmiş. Fenerin çalışmasını kuşaklardır sürdüren aile de buradaki lojmandan taşınmış. Fener her ne kadar görevini teknik olarak halen sürdürse de birçok benzeri gibi sabır dolu bir yalnızlığın abidesi adeta.

Limanköy’den fenerin yanına kadar giden bir yol mevcut. İğneada turları yapan turizm firmaları, müşterilerine bu feneri de gösterebilmek için tur otobüslerini yakın noktaya kadar götürüyor.

Fenerin bulunduğu yerde dik yamaçlardan Karadeniz’in hırçın bir şekilde dövdüğü kayalıkları, batıya doğru uzanan kıyılar gerek gezginler gerekse de fotoğraf tutkunları için mükemmel deneyimlere olanak veriyor.

Çevresel etkiler nedeni ile sıkça paslanan demirleri ve kabaran duvar boyaları belli ki sıkça elden geçmiyor veya Karadeniz’in etkisine çok da dayanmıyor. Bu nedenle bu noktada fotoğraf çekerken, her ne kadar etrafındaki yazlık sitelerin oluşturduğu yapı kalabalıklığı fenerin bulunduğu alandaki yalnızlık hissini ortadan kaldırsa da fenerin bu yeni dünya ile olan uyum zorluğunu çektiğim karede verebilmeye gayret ettim.

Binanın pasını, boyası kabarmış duvarlarını örtmek için batan güneş bir fırsat oldu. Çektiğim açıdan da arkadaki yazlık binaları almadım ve çöken karanlık ile birlikte mesaisine başlamak üzere olan yaşlı fenere gece boyu yarenlik edecek ayı da kareye sokmaya gayret ettim.

Her fırsat buldukça Fransız Feneri’ine gittik ve gidiyoruz. Yaşlı bilge’nin anlatacakları pek bitecek gibi değildi. 1866’dan beri kim bilir neler görüp geçirmişti.

Son İğneada seferimizde tekrar uğradık. İğneada girişinden itibaren yeni bir tabela yolumuza çıkıyordu. Tabeladaki “Fransız Feneri Cafe” yazısından anladık ki yaşlı bilge yeni bir görev üstlenmiş. Belki de etrafına çeki düzen verilmesi ve daha iyi bakılması için güzel olmuştur dedik. Gittiğimizde kapı duvardı. Girişteki demir sürgülü kapı çekilmiş asma bir kilit asılmıştı. Dalgaların yarların dibindeki kayaları nasıl dövdüğünü izleme hakkımız da bu şekilde Fransız Feneri’ni cafe olarak işletme ruhsatı alanlara verilmişti zannedersem.

Turizm mevsimi sona erdiği için kapalı olan “cafe” belki de haklı olarak işletmenin korunabilmesi maksadı ile dışarıdaki sürgülü kapıyı kapatmıştı. Bizim de Karadeniz’de yol alanlara ışığı ile yardımcı olan Fener’in ruhunun fısıldadığı anıları yakınına giderek dinleme şansımız; ancak turizm mevsiminde açık olacak bir işletmenin mesai saatlerinin lutfuna kalmıştı.

Kalitesi belirsiz iki bardak çay karşılığı…