Kardelenleri bulmak

Her kısa seyahat sonunda defterimize ekleyebileceğimiz birkaç not biriktirmek kumbarasına bozuk para atan çocuk gibi keyif veriyor insana.

Geçen hafta yolumuzun üzerindeki bir derenin kenarında rastladığımız siklamenlere bu hafta ne ekleyebilirdik acaba?

Istrancalar ve hemen kuzeyindeki Karadeniz’in dövdüğü kıyılarda kim bilir ne hazineler vardı daha gitmediğimiz, görmediğimiz?

Mert Gölü’nün Karadeniz ile olan kucaklaşmasının sona ermesini anlaşılan henüz daha beklemek gerekiyordu. Aradaki dar geçiş yolu su altındaydı. Hedefimiz yirmi metrelik göl geçişini bir şekilde gerçekleştirip o upuzun muhteşem sahilde gidebildiğimiz kadar ileriye yürümekti.

Pabuç deresinde kendimizi epey yorduğumuzdan bu yeni güzergahı kısa bir keşif turu olarak öngörmüştük. Mert Gölü’nün kıyısına gelince önceden sözleştiğimiz bir balıkçı dostumuz kayığı ile bizi karşı kıyıya geçiriverdi. Ne zaman döneceğimizi sordu ve dönüş saatimizi belirleyip sözleştik.

Kayık ile karşı kıyıya geçince Karadeniz sahili boyunca yürümeye başladık. Şubat ayının başında olmamıza rağmen hava neredeyse 19 dereceyi bulmuştu. İğneada camisinin avlusundaki ihtiyar delikanlı dayımız: “Günler 105 olduğunda cemre fırtınası olur. Ondan sonra da ağaçlar çiçeklenmeye başlar zaten!” demişti. Havalar güzeldi ama önümüzdeki 15 gün içinde sağlam bir sezon finali gerçekleşebilirdi.

Mert gölünün içine doğru devam eden yol üzerinde biraz ilerleyip bir süre sazlıklar arasından gölü seyrettik.

Göle akan minik dereciklerin yolu kapladığı yerlerde geçiş yapabilmek için suya batmamız gerekecekti. Bunu en azından bu defalık göze almadığımız için geri dönüp kumsaldan doğu istikametine doğru yürümeyi tercih ettik. Bu arada sazların arasından suyun üzerinde alçak uçuş yaparak kanatlanan ördeği görüntüleyemediğimiz için de hem eşim hem de ben ayrı ayrı vahlandık.

Uzun kıyı şeridi boyunca uzanan bu eşsiz kumsalın el değmemiş; daha doğrusu mümkün olduğu kadar insan eli az değmiş hali, muhteşem ötesi güzellikte..

Bu güzergah ile daha evvelden orman içinden takip ettiğimiz patika yollarından ulaştığımız hamam gölüne gitmek oldukça kolay olsa gerek ama yürünmesi gereken yol pek de kısa değil. Ayrıca mevsimine göre değişen debilerde su geçişleri olduğunu da unutmamak gerekli. Mümkün olduğu kadar ilerlemeye çalışacağız. Sırtımda tripodum, boynumda iki makinem, sırtımda ekipman çantam ile yiğitliğe toz kondurmadan eşime yetişmeye çalışsam da bir süre sonra yoruldum. Kendi sırt çantası ile durumu benden farksız olan eşim de pes edince bir ağaç kütüğünün üstünde oturup dinlendik. Biraz da Karadeniz’in dalgalarını seyrettik.

Kısa bir moladan sonra tekrar yürümeye koyulduk. Mert Gölü ile Karadeniz arasında kalan kıyı kumulları ve geçiş safhasında bulunan kısmi çamurlu alanda endemik kumul bitkileri ve diğer bitki örtü türleri mevcut bulunmakta… Bu alanda keşfedilecek onlarca türde çiçekli çiçeksiz bitki yılın farklı zamanlarında kendilerini gösterebiliyor.

Kumlu alanlarda yürürken kırmızı çiçeksi yaprakları ile dikkatimizi ilk çeken kumul ve sahillerin çakıllı alanlarında yetişen kum sütleğeni oldu. Bir daha ki sefere daha güzel fotoğraflarını çekmeyi arzuluyorum.

Mert gölü sazlıkları sona erdi. Kıyı kumulları ile orman arasında oluşan doğal setlerin başladığı alanda adeta ormanın kapı muhafızlığını yapan yapan birkaç ağaç bizi karşıladı. Bunların arasında kısa bir mola verip sandalcımız ile olan randevumuza geç kalmamak için dönüşe geçmeyi uygun gördük.

Ağaçların arasına dalıp birkaç afacan kuşa rastlarsak kareleyebilir miyiz diye düşünürken ağaçların altındaki boynu bükük zarif güzellikleri gördük.

Bu haftasonu gezimizin yıldızları bu kardelenlerdi demek! Emin olmak için akıllı telefon ile bu güzel çiçeğin fotoğrafını çekip bitki tanıma yazılımı ile ismini öğrendik ve emin olduk. Bu güzel çiçeğimizin ismi yeşil kardelenmiş. (Green snowdrop)

Şubat ayı, hatta bazen de Ocak ayında çiçeklenmeye başlayan ve kimi zaman da üstüne yağan karlara aldırmaksızın başını karlardan dışarı kaldıran bu güzel çiçek siklamenler kadar olmasa da belirli bir yok olma tehdidi altında. İşin gerçekten çok ilginç olan yanı ise gelebilmek için belirli safhaları geçtiğimiz bu kısa rotada bu güzel çiçeklerin bile etrafında insan eli ile kirletilmiş bir çevrenin var olmasıydı.

Artık toparlanıp sandalın bizi bıraktığı göl kıyısına doğru yola çıkmamız gerekiyordu. Yolda yürürken yanıbaşımızda bize eşlik eden manzarayı biraz tariflemem gerekirse; longozun ardında birbiri peşisıra yükselen Istranca dağ silsilesinin, dağların üstündeki bulutların ardında parlayan kış güneşinin dağlara yüklediği yarı puslu heybetin tarifini yapabilmem pek mümkün gözükmüyor. Bu puslu arka fonun önünde kimi sazlıklara yakın kimi ise alabildiğine yüksekte dolanan yırtıcı kuşlar nasiplerini aramak için dolanıyorlardı. Bir tanesinin bize doğru hiç olmazsa bir yüz metre kadar yaklaşmasını bekledik ama tam aksi yöne doğru yol aldılar. Özellikle sazlıklara çok yakın uçan ve delicesine sazlar arasında birşeyler arayan kuşun saz delicesi olduğunu düşünüyorum. Uzmanı olmadığım için yanılma payımın yüksek olduğunu da belirtmeliyim.

Gölün kıyısına geldiğimizde ağırlıklar ve kumda yürümenin verdiği yorgunluk zirve yapmıştı. Bizi karşıya geçirecek olan sandalın sahibini telefonla aramıştık ve bize yardımcı olması için oğlunu göndermişti. Karşıya geçerken eşim sanki onca yolu yürümemiş gibi genç kürekçimizi baş kısma gönderip eski günlerdeki gibi kendisi küreklere geçti. Ben de sandalın arka kısmında tabiri caizse yorgunluktan bitap vaziyetteydim. Eşim sandalı karşı kıyıya şahane bir şekilde kıçtan kara etti ve bir karışlık suya su geçirmez çizmelerimle basitçe inmem yeterli olacaktı. Bir ayağımı gayet sağlam bir şekilde göl tabanına koydum ama öteki ayağım sandalda kalınca ve sandal da biraz hareket ediverince sol tarafımdan itibaren göle devriliverdim. Şükürler olsun ki tüm ekipman sandalda güvenli yerdeydi. Çizmelerin içine su dolması gayet iyi oldu zira ayaklarımın şişmesine bu su terapisi iyi geldi. Sadece kuru bir üst baş bulmak için markete gitmem gerekecekti.

Her hafta olduğu gibi Mert Gölü gezimizi sonlandırıp arabamıza geri döndüğümüzde etraftaki sevimli köpekler yolumuzu gözler oluyor. Onların da nevalesini ıslak üstüme rağmen eşimle birlikte dağıttım.

Marketten tedarik ettiğim kuru birşeyleri üstüme geçirip çok ama çok tatlı bir yorgunluka İstanbul’a doğru yola koyulduk.

Tabiat, kendisine olan hürmetimize bu hafta da güzel kardelenleri bize göstererek bir mükafat verdi. Gerek yırtıcı gerekse de minik kuşların daha güzel fotoğrafları için ise önümüzdeki maçlara bakacağız.

Fotoğraf makinesi ile avlanmak – İkinci Bölüm

Geçen hafta karlı Mahya dağının güzel manzaralı yollarını geride bırakarak ulaşmıştık Mert gölünün kıyıcığına.

Gün boyunca parlak bir güneş ve masmavi hava göl kenarına vardığımızda bulutlanmış; güneş, önüne perde olan bulutlar arasından sızar olmuştu. Işığın azalması ile etrafta dolanan kuşları layığı ile fotoğraflamak kabil olmamıştı. Herşeye rağmen birkaç kare arşivlerimizde güzel hatıralar olarak kalmıştı.

Belki bu hafta biraz daha kısmetli olabilirdik. Yolda her zaman rastladığımız ama bir türlü bir tek kare bile fotoğrafını çekmeyi beceremediğimiz yırtıcı kuşları bile birkaç kare de olsa görüntüleyebilmiştik.

Bakalım geçen hafta burun farkı ile objektifimizin enstantanesinin önüne geçmiş olan büyük ak balıkçıl hazretlerini görebilecek miydik? Göl üzerinde adeta banyo küvetindeki sevimli oyuncak ördekler gibi yüzen kara boyunlu batağanları biraz daha net kareleyebilecek miydik?

İğneada’nın içinden geçtikten sonra gölün yakınlarında aracımızı park edip kumsala indik. Geçen hafta kumun üstü karlarla kaplıydı. Erimiş karlar yürüdüğümüz yerleri biraz çamurlaştırmış da olsa göl ile karadenizin birleştiği noktaya yürümek oldukça keyifli.

Geçen hafta büyük ak balıkçılımıza rastladığımız yere geldiğimizde bu defa makineme 300 mm’lik lensi önceden takmış gerekli ön ayarları kendimce yapmış vaziyetteydim. Yine de önden yapmam gereken ayarlar vardı.

Bu defa ışık biraz daha müsaitti ve ben ISO’yu serbest bırakmıştım. Diyafram konusunda ise 7-8 arası bir değer girmiştim. Enstantaneyi ise hangi akla hizmet ise 500’de bırakmışım. Bu nedenle uçar vaziyette yakaladığımız dostumuzun gaga ucu biraz flu oldu. Benzer bir durum için enstantaneyi belki de 1000 seviyesine dayamak ve bu şekilde denemek daha uygun olacak. Bir daha ki sefere makinenin S moduna bir şans tanısam hiç fena olmaz.

Yine aynı yerde adeta bir dejavu gibi bir büyük ak balıkçıl havalanıverdi. Muhtemelen aynı arkadaştı ve sazlıklara yaklaşırken yine aynı şekilde arkası bize dönük şekilde gölün karşı kıyısına doğru uçuşa geçiyordu. Yine bu anı ıskalıyor olacaktım ki sağolsun eşimin uyarısı ile fark ettim. Makinemi doğrulttuğum gibi yine seri şekilde ateşe başladım.

Yine geride kalan haftada olduğu gibi dostumuzun gittiği yerden geri gelmesini bekledik. Hava -1 civarındaydı ve karadenizden esen rüzgar hiç de yumuşak değildi. Neyse ki dostumuz gittiği yerden havalanıp bu defa gölün bir akarsu biçimi alarak karadeniz’e yol alan kısmının karşı kıyısına gelip kondu. Aramızda kuş uçuşu çaprazlama olarak 100 metre kadar mesafe vardı. Kendisini korkutmadan yaklaşmak ve becerebildiğim en iyi kareyi çekmek istiyordum. Neylersin ki bu defa da olduğu yerde heykel gibi durarak poz veren bir durumdaydı. Halbuki ben kendisini uçarken fotoğraflamak istiyordum.

Dururken çektiğim fotoğraflarına baktığımda o metruk yerde bile etrafa saçılmış naylon parçalarını görünce tüm canlıların bizden pek de haz etmiyor olmasına empati yapmak gerekiyor.

Eşimden kıyı boyunca yürümesini rica ettim. Belki dostumuz tam karşısına gelen bir canlı görünce havalanırdı ve önümden geçerdi. Tabi ki eşimi ve özellikle de “Haydi lütfen uçar mısın? Bir an evvel uç da bir iki poz resim çeksin kocam!” diye kendisi ile konuşacağını hesap etmedim.

Eşim bir yandan hemen yakınlarında yüzen kara batağanları filme almaya çalışırken ben de makinenin ayarlarını gözden geçiriyordum. Derken karşı sazlıklar arasında dişine göre birşeyler bulamamış olan balıkçılımız havalanıverdi ve önümden adeta resmi geçit yaparak uçtu. Aramızdaki mesafe tam önümden geçiyor olmasına rağmen en az elli metre ve belki de daha fazlaydı.

Ya Allah deyip nefesimi tuttuktan sonra deklanşöre bastım.

Şak! Şak! Şak! Peşi sıra altı poz çektim.

Tam karşı sıramdan geçerken kendi lisanından bir çığlık atıverdi. Bilmem ki acaba ne söyledi? Kötü bir kelam mı etti? Rahatsız mı etmiştik? Keyfini mi kaçırmıştık? Hani ileri geri bir laf ettiyse de canı sağolsun!

Çok fazla uzaklaşmadı. Karşı tarafta biraz daha ötedeki sazlıkların içine kondu. Belki bize daha çok poz verebilirdi ama hem üşümüştük hem de güneş gitmeye başlamıştı. Büyük ak balıkçıl ile birkez daha karşılaşmış biraz daha güzel fotoğraflarını çekmeye gayret etmiştik. Şüphesiz ki daha profesyonel ekipmanlar eksikliklerimizi daha iyi tolere ederek daha kaliteli çıktılar elde etmemizi sağlardı ama bu keyifli amatör uğraşıyı; elimizdeki mahdut imkanlar ile ulaşabildiğimiz sonuçları her defasında birkaç adım öteye taşıyabilmek de ayrı bir haz.

Mert gölüne bu defa bir batağanı daha yakından kareleyerek veda ettik.

Arabamıza doğru ilerlerken eşim kumsalda geri geri yürüyordu.

“Rüzgar sert esiyor değil mi? Sırtını rüzgara ondan mı döndün gülüm?” dedim.

“Hayır!” dedi gülümseyerek… “Şu batan günün manzarasını biraz daha fazla görmek için geri geri yürüyorum!”

Kızıl sırtlı örümcek kuşu

2018 yılında kaç tane fotoğraf çektim hiç bilmiyorum.

Hafta sonları elime aldığım iki makinem ile ortalama olarak 150 defa deklanşöre dokunmuş olsam en kaba hesapla yılda en az sekiz bine yakın kare çekmiş olmam gerekiyor. Tabi ki bunların büyük kısmı tarafımca dijital çöplüğe gönderildi.

Fotoğraf, resim çizmek gibi defalarca deneyerek en doğru olan kareyi bulmak ve bunların içinde en güzel ve az kusurlu olanda karar kılmaktır. Çektiğiniz kareler içinde aynı mekan ve objelere sahip olan birden fazla fotoğrafı beğeniye arz edemezsiniz. Bunlardan bir tanesi mutlaka göreceli olarak en başarılı olandır ve sunacağınız kare, üzerinde en iyi olduğuna karar verilmiş olandır.

Geride kalan 2018 yılı boyunca o anların peşinde koşarken bazen hiç ummadığınız bir zamanda bir karenin içine sığdırmak istediğiniz konuya rastlarsınız.

Tabiatın uyandığı ve canlıların coştuğu bahar mevsimiydi. Demirköy’e çok yakın bir çilek tarlasının kenarında kurulu kır lokantasında güzel bir kahvaltı etmiş dönüyorduk. Eşim onu arabanın camından bakarken yüksekten gerilmiş tellerin üzerinde şakırken gördü. Arabayı durdurduk ve motoru susturduk. Muhtemelen üzerinde gittiğimiz toprak yoldan bir süre daha pek bir kimse gelip geçmeyeceğinden yol ortasında bu şekilde park etmemizin sıkıntı yaratan bir tarafı da yoktu. Kapı sesinden ürkeceğini düşündüğümden arabadan hiç inmeden peşi sıra birkaç kare aldım. Canon ve 300 mm’lik lensim bagajda olduğu için elimin altındaki Samsung NX 300 ve bu makineme özel; titreşim engellemeli 200 mm’lik lensi ile konu mankenimizi karelemeye çalıştım. Kendisi gibi öten, uzaklardaki bir arkadaşı ile sohbet halindeydi. Bu muhabbeti bir süre karşılıklı olarak devam etti ve en sonunda diğer öten arkadaşının yanına uçup gitti.

Daha sonra karıştırdığım kaynaklardan ve sorduğum dostlardan edindiğim bilgilere göre bu güzel sesli yaramazın ismi kızıl sırtlı örümcek kuşu imiş. (Red backed Shrike / Lanius collurio) Yakaladığı sinek ve böcekleri genelde çalı ve dikenli tellere takarak bir tür şiş kebap yaparak tüketiyor. Sempatik görüntüsüne ne kadar yakışıyor bilemem ama haşere ile doğal mücadele açısından varlıkları önem arz eden bir yaratılış olduğu kesin. Güzel sesleri de cabası!

Çektiğim karelerden bir tanesini beğenip onun üzerine yoğunlaşmam gerekir ama bu kareleri birbirinden pek ayıramadım ve hepsini çok sevdim. Fotoğrafların çok başarılı olduğu iddiası ile değil ama fotoğrafları karelediğim andaki tabiatın dinginliği, etraftan yükselen ve birbirine karışarak insanı sarhoş eden kokular, ısınmaya başlayan toprak bu fotoğraf kareleri içine kendisini kaydetmiştir benim için.

Kızıl sırtlı örümcek kuşunu tekrar görmek için baharı beklemek gerekecek.

Kış birçok açıdan güzeldir ama galiba en güzel yönü de sonunda bahar olmasıdır.

Fotoğraf makinesi ile avlanmak

Karlar altındaki Mahya dağından inişe geçtikten sonra Demirköy’de her zaman mola verdiğimiz kahvede biraz soluklandık. İğneada’ya az bir yol daha vardı. Demirköy’den çıktıktan sonra Hamdibey köyüne giren yol muhtemelen araçla yol almak için biraz sıkıntılı olabileceğinden rutin seyahatlerimizdeki Hamdibey ziyaretimizi gerçekleştirmeye cesaret edemedik. Muhtemelen kar bu güzel köyün yolunu efsanevi bir tablo haline getirmiştir oysa.

Yolda kar manzarası fotoğraflamak için zaten epey oyalanmıştık. Vakit geç olmadan ve henüz parlak bir güneş varken Mert Gölü sahilinde biraz yürümek ve rastlayabildiğimiz güzellikleri karelemek niyetindeydik.

Demirköy kadar olmasa da İğneada içinde de azımsanmayacak kadar kar vardı. İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na her zamanki girdiğimiz kapısından değil İğneada’nın bittiği yerden ulaşmak istedik. Mert Gölü’ne longozun içinden gitmek biraz riskli olabilirdi. İğneada’nın Mert Gölü’ne komşu mahallesine kadar arabamız ile gittik. Göl ile Karadeniz’in birbiri ile birleştiği yerde gerekirse biraz da su içine girerek yürüyebilirdik. Su geçirmez botlarımızı giydik ama göl ile Karadeniz bu sene biraz erkence birbirine kavuşmuşlardı ve suyun içinden yürümek mümkün değildi.

Karadenizi solumuza alıp gidebildiğimiz kadar longoz ormanlarına paralel bir yürüyüş yapabilme hayallerimizi ertelemek zorunda kaldık. Belki de tabiat bize bu noktada çıkarttığı engel ile bu soğukta kendimizi hasta etmememiz için bir uyarıda bulunmuştu.

Mahya Dağı’ndaki pırıltılı hava ağır aksak balkanlardan gelen bulutlarla örtülmeye başlamıştı. Manzara bir o kadar daha güzelleşmiş de olsa fotoğraf için ışık azalmıştı.

Yine de karların kapladığı kumlar üzerinde kısa da olsa bir yürüyüş yaparak göl kenarında birkaç güzel fotoğraf çekebildik.

Bir yanda Karadeniz’in dalgaları bir yanda kışın güzellikleri ile kaplanmış kumsal ve önümüzde longozun içlerine yol alan Mert Gölü nefis bir görüntü oluşturuyordu. Hava sıcaklığı eksilerde dolanırken bile bu manzarada tabiat ile birlikte olmak bizim gibi azıcık akıldan noksanlar için eşsiz bir deneyim doğrusu. Bir de önümüzdeki su engelini geçebilmiş olsaydık keşke. “Bir daha ki sefere” diyerek göl kenarına yol aldık.

Gölün üzerinde yüzen birkaç karaboyunlu batağan vardı. 300 mm’lik lensi makineme takıp sabırla suya dalmış olanın çıkmasını bekledim.

Bu sevimli batağanlar bir hayli uzağımda yüzüyorlardı. Işık daha da yetersiz bir hal almıştı. Suya dalıp çıkanlardan bir tanesi ise ağzında bir balıkla gözüküverdi. Suyun içine boşu boşuna dalıp çıkmadıklarını bu şekilde anlamış olduk. Kendilerine yakınlaşmaya çalıştıkça gölde daha uzak yerlere yüzüyorlardı. Belki biraz daha yakına gelebilseler daha keskin ve net bir kare yakalayabilirdim.

Uzaklardan, longozun içinden avcıların silah sesleri yankılanıyordu. Tabiatta bir canlının fotoğrafını çekebilmek için ürkütme ve yerinden hareket ettirme amaçlı olarak ıslık dahi çalmadım ve çalmam. Bu silah sesleri ormanın içerisinde kimbilir hangi canlıların yaşam haklarını ellerinden alıyordu.

Gölün üst kısmındaki sazlıkların başladığı yere bir büyük ak balıkçılın konduğunu gördüm. Sazlıkların arasına inmişti ve bulunduğu yere odaklansam bile mesafeden dolayı çok kaliteli bir fotoğraf çekmeyi başaramayacaktım. Sazlıkların içinde yüksekçe bir tümsek bulup objektifim ile hazır vaziyette bekledim.

“Kara boyunlu batağanları güzelce fotoğraflayamadık bari bu büyük ak balıkçıl havalanıp yanımızdan geçerek bize bir poz vermez mi acaba?” diye düşünürken konu mankenimiz bir anda havalanıverdi.

300 mm’lik lensimin titreşim engelleme özelliği olmadığı için seri çekime almıştım. Ön ayarlı spor modunda değil de P moduna hızla alıp orada hazır beklettiğim ayarlarım ile kuşumuzu yakalamaya gayret ettim. Bütün gün kar manzarası çekerken iso’yu 100’e sabitlemiştim ve bu çekim için otomatiğe almayı atlamışım. Neyse ki makine diyaframı 7-8 seviyesine yükseltmiş de biraz olsun keskinlik yakalamışım.

Büyük ak balıkçıl önümden ağır bir kargo uçağı gibi geçişini yaptı ama bu defa da beklediğimden yakın geçti.

Bunun gibi uçan bir bireyi fotoğraflamak gibi bir kaygınız var ise öncelikle hava ve ışık koşullarına uygun ön ayarlarınızı yapmanızı ardından da seri çekime alınmış şekilde makinenizi hazır tutmanızı tavsiye ederim.

Seri çekim sırasında odağınızı kaybetmemeye de dikkat etmeniz gerekmekte. Aksi halde birçok güzel kare bu defa yanlış kadrajdan dolayı heba olacaktır.

Bir yandan longozun içinden avcıların silah sesleri de gelmekteydi. Onlar öldürmeye ben ise iyi ya da kötü hayattan belirli anları ölümsüz hale getirmeye gayret ediyordum makinemin seri çekim özelliğinin yardımı ile!

Seri çekim ile vizörden gördüğüm konuyu kadrajın ortasına oturtabilmeyi belki dört belki de beşinci kareden sonra becerebildim.

Bir fırsatı daha hakkını tam veremeden kullanmış olduk. Büyük ak balıkçıl gölün karşı kıyısına doğru süzülerek yol aldı. Belki az beklesem bir tur daha önümden geçebilir ve hatalarımı telafi etme fırsatını bana verirdi. Lakin hava oldukça soğuk ve dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Önümüzde aşmamız gereken bir dağ vardı ve havanın kararması ile buzlanacak olan yol sıkıntılı olabilirdi.

Büyük ak balıkçılımıza uzaktan bir daha baktık.

Biz kendisini fotoğraf makinemiz ile avlamaya gayret etmiştik. Orman içinden silahlarının sesleri duyulanlardan değiliz ve olmayacağız. Ama yine de hakkını helal etsin.

Kar yağmış Mahya’ya

Hava durumu bilgisini arkadaşlardan önceden almıştım.

“Fena kar var abi!” demişlerdi.

Hava buz gibi ama gökyüzü pırıl pırıl…

Muhtemelen bir iki gün evvel yoğun bir şekilde yağmış olan kar toprağın üzerinde yorgan gibi duruyordur. Hele 800 rakımlı Mahya dağında ise kimbilir nasıl bir görsel şölen vardır!

Çok fazla düşünmeden yola koyulduk. Yola erkence çıktığımız için güzergahımızı biraz uzatarak Velimeşe’ye boza içmeye de uğradık.  Bozasının tadına henüz bakmamış olduğumuz son dükkanın bozasını da bu şekilde tatmış olduk. uğradık. Meğer en iyisini sona bırakmışız. Henüz o saatte müşteri beklemeyen ve ortalığın temizliğini yapan abla sabah saatinde boza içmeye gelen müşterilere birazcık şaşırdı ama güleryüzünden de birşey eksik değildi.

Kaymak gibi nefis bozadan birer bardak içtik. Akşam için de bir litre eve aldık. Boza çok taze olduğundan benim sevdiğim hafif kekremsi ve mayhoş tada sahip değildi ama iki günlük bekletme ile o tada ulaşacaktı.

Tahmin ettiğimiz gibi Trakya bembeyaz bir örtü altındaydı.

Trakya’nın böğrüne saplanmış kontrolsüz ve denetimsiz sanayi varlıklarını her gördüğümde bir ülkenin verimli arka bahçesi olması gereken bu topraklarda sürmekte olan ihanete veryansın ediyorum ama ne fayda! Ormanlar yok edilmeye, sular kirletilmeye, topraklar ise kansere gömülmeye devam ediyor.

İstikametimize doğru ilerlerken yol kenarında güvenli bir yere park edip dörtlü sinyallerimi yakmıştım. Biraz kar fotoğrafı çekecektik. Bomboş, kuş uçmaz kervan geçmez yolda bir polis arabası geçti ve “gort gort” diye zannerdersem “arabanı çek” dedi. Pek de üstüme alınmadım. Bir süre sonra tekrar dönüp yine aynı çirkin sesle “gort gort” edince eşime “haydi gidelim! buraya da medeniyet gelmiş” dedim. Halbuki az ileride buralara oldukça uzak bir yerlere ait bir plakalı araçtan bir dolu silahlı adam kamuflaj giysileri ile koruluğa dalıp adeta gavurla çatışmaya girmiş gibi silah sıkmaya başlamışlardı. Avcı kılığındaydılar ama normal insan karşılarına çıksa kaçacak yer arar.. Polisimiz de görevini beni fotoğraf çekmeye çalıştığım yerden dehlemekle yapmış oluyordu.

“İyisi mi bir bir an evvel dağa doğru gidelim de kimseye zarar vermeyelim!” dedim eşime! Belki bir iki ayı falan görürüz de kimlere ayı diyerek bu zavallı hayvanlara hakaret ettiğimizi anlarız. 

Saray’dan geçerken peynirciye uğrayıp nevalemizi tamamladık. Ver elini Poyralı ve akabinde Mahya…

Annemin komşuları için verdiği pekmez siparişlerini dönüşe bıraktık. Yolda bir iki yerde telefon direklerine tünemiş ender türde yırtıcı kuşlar gördüm. Makineme teleobjektifi takıp nişan alana kadar çoktan uçup gittiler. Arkalarından epey sitem ettim.

Mahya yolundan tırmanmaya başlayınca beyaz şölen daha da kendini göstermeye başladı. 

Bir iki gün evvel yağmış olan kar ve şimdi de parlak bir güneş… Mangalını kapan dağa koşmuş. Yol kenarlarında konaklanacak yerlerde arabalar park etmiş ve insanlar masalarını, sandalyelerini kurmuş kar üstünde keyif sürüyorlardı. 

Mahya’dan aşağıya doğru inip Demirköy’e ulaştık ve her zamanki mola yerimizde güzel birer Türk kahvesi içtik. Yol boyunca çok ama çok güzel kar manzaraları vardı. Mümkün olduğu kadar durduk ve fotoğraf çektik.

İğneada’ya ulaştığımızda Longoz ormanlarının normal girişinden orman içinde ilerlemek pek de cesaret edemediğimiz bir şey oldu. İğneada’nın içinden Mert gölü’nün Karadeniz ile birleştiği ya da birleşemediği noktaya yakın bir yere kadar aracımızla gidip biraz tabiatı orada gözlemlemek istedik.

Orada çektiğimiz veya çekemediğimiz kareleri de bir başka yazının konusu yapalım.

2018’e veda ve karda fotoğraf çekmek

Poyralı’yı geride bırakıp Demirköy’e gidecek olan yol yıldız dağ silsilesi içindeki tepelere tırmanır.

Henüz düzlük ovadaki yolda ilerlerken bu sıradağlara baktığımızda en yüksek tepelerinden biri olan Mahya dağının zirvesinin epey dumanlı olduğunu gördük. Sis veya yağmurdan farklı birşeyler örtmüştü bu defa Mahya’yı.

“Biraz kar göreceğiz sanki!” dedim eşime.

Rampayı tırmanmaya başladıkça arabanın camlarına vuran yağmur taneleri havada nazikçe uçuşan kar tanelerine dönüştü. Her zaman su aldığımız çeşmenin önünde durduğumuzda ise etrafı örtmeye başlamış bir beyazlık başlamıştı. Çeşmeden küçük bidonu doldururken sırtıma kaban giymeden arabadan çıkmıştım ama rüzgar pek sert olmadığından kar soğuğu dinçlik verdi. Temiz hava ise ciğerlerimize şifa oldu. Bizim gibi su almak üzere durmuş olan yörenin yerlisi bir abi ile de ayak üstü söyleştik. Yakın mesafedeki suyu daha güzel bir çeşmeyi tarif etti. Suyun şifasını öyle bir anlattı ki mübarek çeşme adeta bir hastanenin dahiliye servisi sanki. Notlarımızın arasına ekledik.

Demirköy’e doğru giden yol daha da yukarıya tırmandıkça çok yoğun bir kar yağışı olmamasına rağmen daha evvelden yağmış olan kar bu defa gelinlik giydirmişti buralara. Yılın her mevsiminde farklı elbiseler kuşanan bir coğrafya burası ve her mevsim farklı güzel.

810 rakımlı Jandarma Kule mevkii’ne geldiğimizde bizim gibi kar seyrinin keyfini yaşamak isteyen birkaç aracın daha yolun kenarına park etmiş olduğunu gördük. Jandarma Kule tabelasından içeriye doğru giren patika her mevsim doğa yürüyüşü sevenlerin favori güzergahlarından…

Aracımızı park ederek biraz içeriye doğru yürüyoruz. Eşim cep telefonu ile benim SLR makinemin beceremediği kareleri yakalıyor. Hava 1 derece ama etraf o kadar güzel ki galiba üşümek aklımıza gelmiyor.

Karlı bir ortamda fotoğraf çekmenin bazı püf noktaları var. Yeni nesil makinelerin çekim seçenekleri arasında bulunan hazır ayarları ile bunlara pek de gerek kalmayabiliyor ama biz yine de kısaca bahsedelim.

Karlı ortam beyaz rengin yoğun bir şekilde makine içine girmesine ve fotoğrafta beyaz alanların patlamasına neden olacaktır. Bu derin konuda biz şimdilik temel bazı akılda kalıcı noktalardan bahsedelim. Makinemizi P moduna alarak pozlama değerini +1 değere getirelim ki beyazların ortaya çıkartacağı parlaklığı biraz kısmış olalım. ISO’yu 100’e sabitleyin. Etraf yeteri kadar aydınlık ve keskin fotoğraflar çekmek için ışık yeterli. Diyafram değerini makine kendisi verecek ve muhtemelen f.8 olacaktır. Beyaz dengesinde otomatik seçenek yerine; güneşli, gölgeli, bulutlu seçeneklerini ayrı ayrı deneyerek karşılaştırma yapmanızı tavsiye ederim.

Birkaç kare hatıra aldıktan sonra tekrar aracımıza bindik. Mahya’nın bu yüksekçe noktasından sonra artık yavaşça yokuş aşağıya gitmeye başlayacağız ve gördüğümüz kadarı ile daha aşağılarda kar yok. Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava dalgaları öncelikle yüksek yerlerde biraz antrenman yapıp uyarıda bulunuyor sanki bu topraklara. Belki de rüzgarlar çok amansız bir kış göstermek istemiyor zaten yorgun olan insanlara! Ne olursa olsun yazın kavuruculuğu kadar kışın amansızlığı da lazım bu topraklardan bitecek mahsullere. Her ne geliyorsa Yaradan’dan başımız üzere…

Hani ilkokul çocuklarına öğretmenleri ödev verir ya…

“Bir yıl bitiyor, diğer başlıyor… Bu konuda bir kompozisyon yazın, bir resim çizin!” der ya öğretmenler…

Biz de Mahya dağı, Jandarma Kule mevkii’nde bir kompozisyon yazdık, yanına da amatör karelerimizi ekledik.

Ve bunu da biten bir takvim yılının hatıra defterinin son sayfasına kısa ama etkisi uzun bir mutluluk anı olarak not düştük.

İyi seneler…

Kuğu gölü

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı giriş takı ve milli parkın içindeki hangi göle ne kadar mesafenin olduğunu belirten yön tabelalarından ormanın içine doğru yol almaya başladığınızda pek fazla uzaklaşmadan Mert Gölü’ne sapan yola girilir. Tahminen iki ya da üç kilometre yol aldıktan sonra göl kenarındaki ahşap çardak etrafında aracınızı güvenle park edebilirsiniz. Biz her defasında orman içine giren patikalardan farklı bir yöne doğru giderek bu ormanın ayak basmamış yerini bırakmamaya gayret ederiz.

Güz yağmurları ve kış şartları ile birlikte orman içindeki bu yürüyüşleri zemin koşullarının ağırlaşmasından dolayı bahara kadar erteledik.

Bu ormanları farklılaştıran en önemli özellik; içinden geçen akarsu ve derelerin önlerindeki doğal seti aşarak Karadeniz’e ulaşamamaları nedeni ile geri yayılım göstererek su basar ormanları kimliği kazanmasıdır.

Akarsularla taşınan organik yapı denize dökülemez ve geri teperek orman içi zemine yayılarak alüvyonlarını ve tüm organik yapısını orman zeminine bırakır. Böylelikle orman içinde zengin bir bitki ve buna bağlı olarak canlı habitatı oluşur.

Mert Gölü ile birlikte diğer tüm göller ve çevresi olağanüstü zengin bir kuş popülasyonuna sahip. Gezilerimizde fırsat bulduğumuz ve becerebildiğimiz kadarı ile bu türlerden bazılarını objektifimizle yakalamaya gayret ediyoruz.

Bu gezimizde eşimle Mert Gölü tabelasından içeri girip göl kenarındaki çardağa ulaştıktan sonra orman içine giren patikaların çok çamurlu ve yürümeye elverişsiz olduğunu gördük. Mert gölü’nün sazlıklarının ortasından devam eden ve su birikintileri ile yer yer kesintiye uğrayan yol üzerinde gidebildiğimiz kadar yürümeye karar verdik. Bu şekilde sazlıklar arasından sesleri gelen ev sahiplerini belki görüntüleme şansımız olabilirdi.

Gökyüzünün doğal ışığı açısından yaz aylarına göre tabi ki biraz şansızdık. Hava kapalıydı ve fotoğraf çekmek için maça yenik başlıyorduk. Uzaklardan bir şahin havada süzülüyordu ve maalesef hem ters ışık hem de objektifimin yetersizliği nedeni ile kendisini ancak bir siluet olarak kareleyebildim.

İğneada bir yerleşim merkezi olarak kendisine ulaşan yollarla birlikte aslında longoz ormanlarının içinde yer alıyor denilebilir zira İğneada’dan Limanköy’e uzanan yol üzerindeki Erikli gölü de longozun önemli bir parçasıdır.

Yazımızın konusu olan kuğularımız ise hem Mert hem de Erikli gölünün mukim ev sahiplerinden… Yukarıdaki satırlarda bahsettiğim Mert gölü’nün ortasından geçerek sahile ulaşan ama yer yer derince sularla kaplı olan yolda sazlıkların arkasında kalan bu kuğuları, su üzerinde yüzen halleri ile karelemek arzusundaydık.

Göl ortasındaki yoldan bazen kendine güvenen arazi araçları gelip geçebiliyor. Sağlı sollu sazlıklarla çevrili bu geniş yolda yürürken boyu iki metreyi geçen sazlar arasından görmek isteyip göremediğimiz ama seslerini duyduğumuz kanatlıların varlıklarını hissettiriyordu.

Sazlıklardan gölün ortalarını görebilecek bir aralık bulabilmek veya havalandıkları an fotoğraflarını çekebilmek için adeta çırpınıyorum ama hava ve ışık koşulları da oldukça tatsız doğrusu. Bazen sazlıkların arkasından bir balıkçıl havalanıyor ama ya ters ışıkta ya da uzakta kalıyor. Bu arada Mert gölü’nün belirli yerlerinde kamera ile gözetleme kulelerinin varlığını çok önemsediğimi belirtmek isterim. Eğer layığı ile işletiliyorsa alınmış olan tedbirin bu cennete kuş gözlemi veya tabiat sevgisinden farklı amaçlar ile gelenler için oldukça caydırıcı ve önleyici olduğu bir gerçek.

Yolda yürümeye devam ederken her zaman olduğu gibi sazlıklardan bir anda havalanan ve hızla yükselen bembeyaz kuşları yine eşim fark etti ve bana gösterdi. Ben tabi ki kendimi toplayana kadar havalandılar ve gölün üzerinde dönmeye başladılar. Yine de birkaç kare yakalayabildim.

Allah yarattıklarına bazı hususiyetleri kendi benzersiz adaleti çerçevesinde diğer canlılara göre ya eksik veya biraz fazla bahşetmiş. Bu endamı güzel varlıkların sesleri görüntüleri ile ters orantılı doğrusu. Su üzerinde zarif bir şekilde eğik olan boyunlarını uçarken aerodinamik yasalarına uyacak şekilde dümdüz tutmaları ve kanat çırparken gövdelerinin hareketine rağmen kafa ve boyuınlarının adeta doğal bir jiroskop gibi sabit durmalarını insan hayranlıkla seyrediyor.

Savaş uçağı filosunun gösteri uçuşu gibi önümüzden geçip göl üzerinde bir tur attılar. Gidişlerini ancak kareleyebildim.

İğneada camisinin daimi hizmetlisi yaşlı amcamızın daha sonra bana anlattığına göre bütün gün Mert Gölü’nde yüzen kuğular akşamları Erikli Gölü’ne geliyorlarmış. Bu nedenle neredeyse sudan kalkış ve Erikli Gölü’ne gidişleri belli saatlerdeymiş. Bunu cami bahçesinde otururken anlatmıştı bana. Muhtemelen de doğru söylüyordur. Görevlilerin belli zamanlarda gölde bu arkadaşları beslemeye gittiklerini de anlattı. Sevindim.

Çocukluğumun 70’li yıllarında sadece siyah beyaz tek kanallı devlet televizyonunu seyrederdik eve zar zor borç harç alınmış cihazlarda. Bir defasında TRT’nin Kuğu Gölü balesini yayınladığını anımsıyorum. Çocuk zihnimde bale gibi üst düzey bir sanata ilgi duymam zordu ama soyut gösteride sembolik olarak anlatılanlar ve gösterideki iyilik, kötülük, dram kavramları çocuk zihnime etkileyici bir şekilde yerleşmişti. TRT güzel iş yapmıştı. Çok güzel iş yapmıştı bu yabancı bale gösterisini yayınlayarak. Tıpkı aklımda kalan diğer oda tiyatroları, temsiller ve bugün yayınlansa kimsenin yüzüne bakmayacağı belgeseller ile TRT bir toplumu toplumun zevklerine rağmen eğitme misyonu yüklenmiş. İyi de etmiş. Şimdilerde elektrik faturamdan yapılan kesintilerle saçma sapan programları finanse edenlerdenim ve değil TRT’yi izlemek televizyon denen cihazı açmıyoruz bile…

Çocuk zihnindeki Kuğu Gölü balesini gözünün önünde canlandıran biri olarak en azından kuğularda Allah’ın yaratıcı kudretindeki sanatı görmeye gayret eden bir doğa severim. Ne kuş bilimi uzmanıyım ne de harika fotoğraflar çeken bir profesyonelim. Evimizden tam iki yüz kilometre ötedeki bir gölde kuğuların peşine düşmek galiba karı koca ikimizin de yaratılıştaki sanatı görebilmek çabası olsa gerek.

Bizler yetmişlerde kuğu gölü’nü seyrettik ve kuğuları sevdik. İki binli yıllarda kurtlar vadisi seyreden nesiller neyi sevdiler bilmiyorum ama evimizin yakınlarındaki gölette beslenen kuğunun bir gün av tüfeği ile kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce vurulduğu haberini almıştık.

Şimdi düşünün!

Yenisi mi iyi eski mi yaşanmış ve yaşanmakta olan zamanların?

Tabi ki Mert Gölü’ne de Hamam Gölü’ne de ve Erikli Gölü’ne de ve hatta daha da uzaktaki Saka Gölü’ne de tekrar gideceğiz. Yüce sanatkarın her defasında tuvale boyadığı bambaşka manzaraları göreceğiz. Belki de bu defa bu nazik kuşları suyun üzerinde salınırken görebileceğiz.

Bizler, yaratılmışların güzelliklerini gördükçe Yaradan’ı daha çok seveceğiz.

Fransız feneri

İğneada sahilini takip ederek batıya yol alırsanız Limanköy’e ulaşırsınız. Trakya topraklarının Bulgaristan’a gelmeden evvelki son noktası değilse bile hududa daha da yakınlaşmış olursunuz. Az daha ötede sınırın hemen kenarında Beğendik köyü vardır.

Limanköy, İğneada’dan yüksekte, tepe üstüne kurulu şirin bir köy… Köyün bir kütüphane binası bile var.

İçinde gelen turistlere hizmet veren birkaç güzel kahvehanesi de var. Biz genelde Uğur’un yerine bazen bir tas çorba veya hafif bir kahvaltı için uğradıktan sonra Fransız Feneri’ne uğramayı tercih ederdik. Bazen de fenere giden yol üzerindeki geniş meradaki ağaçların altında piknik yaparız.

Fenerin tarihi Abdülmecit dönemine kadar uzanıyor. Fransızlar tarafından yapıldığı için ismi daha çok Fransız Feneri olarak anılmakta… Denizden elli metre kadar yüksekteki bir yamaçta, Karadeniz’in dalgalarının seyrinde yıllardır. Zaman içinde fenerin işletilmesi otomasyona geçmiş. Fenerin çalışmasını kuşaklardır sürdüren aile de buradaki lojmandan taşınmış. Fener her ne kadar görevini teknik olarak halen sürdürse de birçok benzeri gibi sabır dolu bir yalnızlığın abidesi adeta.

Limanköy’den fenerin yanına kadar giden bir yol mevcut. İğneada turları yapan turizm firmaları, müşterilerine bu feneri de gösterebilmek için tur otobüslerini yakın noktaya kadar götürüyor.

Fenerin bulunduğu yerde dik yamaçlardan Karadeniz’in hırçın bir şekilde dövdüğü kayalıkları, batıya doğru uzanan kıyılar gerek gezginler gerekse de fotoğraf tutkunları için mükemmel deneyimlere olanak veriyor.

Çevresel etkiler nedeni ile sıkça paslanan demirleri ve kabaran duvar boyaları belli ki sıkça elden geçmiyor veya Karadeniz’in etkisine çok da dayanmıyor. Bu nedenle bu noktada fotoğraf çekerken, her ne kadar etrafındaki yazlık sitelerin oluşturduğu yapı kalabalıklığı fenerin bulunduğu alandaki yalnızlık hissini ortadan kaldırsa da fenerin bu yeni dünya ile olan uyum zorluğunu çektiğim karede verebilmeye gayret ettim.

Binanın pasını, boyası kabarmış duvarlarını örtmek için batan güneş bir fırsat oldu. Çektiğim açıdan da arkadaki yazlık binaları almadım ve çöken karanlık ile birlikte mesaisine başlamak üzere olan yaşlı fenere gece boyu yarenlik edecek ayı da kareye sokmaya gayret ettim.

Her fırsat buldukça Fransız Feneri’ine gittik ve gidiyoruz. Yaşlı bilge’nin anlatacakları pek bitecek gibi değildi. 1866’dan beri kim bilir neler görüp geçirmişti.

Son İğneada seferimizde tekrar uğradık. İğneada girişinden itibaren yeni bir tabela yolumuza çıkıyordu. Tabeladaki “Fransız Feneri Cafe” yazısından anladık ki yaşlı bilge yeni bir görev üstlenmiş. Belki de etrafına çeki düzen verilmesi ve daha iyi bakılması için güzel olmuştur dedik. Gittiğimizde kapı duvardı. Girişteki demir sürgülü kapı çekilmiş asma bir kilit asılmıştı. Dalgaların yarların dibindeki kayaları nasıl dövdüğünü izleme hakkımız da bu şekilde Fransız Feneri’ni cafe olarak işletme ruhsatı alanlara verilmişti zannedersem.

Turizm mevsimi sona erdiği için kapalı olan “cafe” belki de haklı olarak işletmenin korunabilmesi maksadı ile dışarıdaki sürgülü kapıyı kapatmıştı. Bizim de Karadeniz’de yol alanlara ışığı ile yardımcı olan Fener’in ruhunun fısıldadığı anıları yakınına giderek dinleme şansımız; ancak turizm mevsiminde açık olacak bir işletmenin mesai saatlerinin lutfuna kalmıştı.

Kalitesi belirsiz iki bardak çay karşılığı…

Istıranca dağları

Yılın her mevsimi bir başka güzel oluyor Istırancalar.

Daha birkaç ay evvel tabiat kızarırken gitmiştik Istıranca dağlarına.

Köyler yaklaşan kışa hazırlık içindeydi. Bazı evlerde pekmez kaynatmak için odunlar yığılmış, bazılarında ise yanan ateşin tatlı duman kokusu vardı.

Kış geldi geçti bahar geldi.

Ormanların içine bir yeşil ışık dolma vakti.

Gidip görülecek neler var neler?

Istırancalar da bir güzel hayat var.

Dupnisa mağaraları hedefli olarak yolumuza çıktık.

Uzunca ama kesinlikle sıkıcı olmayan yolculuk esnasında ovalar, bayırlar ve orman içleri baharın türlü güzelliklerini barındırıyor.

Rapiska tarlalarının sarısı, diz boyunu geçmiş buğdayların yeşil bir denizi andıran hali insanın içini açıyor.

Orman içlerinde çiçekleri halen üstünde duran ağaçların kokuları nefis.

Dupnisa mağaraları ziyarete tam olarak 15 Mayıs’ta açılıyor. Şimdilik yarasaları ürkütmemek vakti.

Sadece üst galeri ziyarete açık ve sayısını kestiremediğim adet merdiven ile çıkılıyor.

İflahım tırmanırken kesildi. Eşimi doktora gözükeceğime söz vermek zorunda kaldım. Onca merdivenin sonunda mağaranın üst girişinden kısa da olsa bir gezinti yapıp bu doğa harikasını görmek mümkün.

Sarpdere başta olmak üzere köylerin manzaraları müthiş. Fotoğraf merakım için keçileri model almak istedim ama içlerinden bir tanesi nedense beni pek sevmedi.

Kızgın keçilere dikkat. Şakaları yok. Uyarıda bile bulunmuyorlar. Arabaya zor attım kendimi. Arabanın dikiz aynasını nerede ise kırıyordu asabi herif. Olan benim karizmaya oldu. Hanım halen halime gülüyor.

Çektiğim karelerden bazılarını arz ederim.

https://flic.kr/p/TmXaYy

https://flic.kr/p/UDpnwt

https://flic.kr/p/UDpnj4

https://flic.kr/p/U4jKjW

https://flic.kr/p/TpP1kc

https://flic.kr/p/UDpnbt

https://flic.kr/p/UzMdNC

https://flic.kr/p/UzMdvo

https://flic.kr/p/UrUDVR

https://flic.kr/p/UzMdmq

https://flic.kr/p/UrUDJi

https://flic.kr/p/TpNZNF

https://flic.kr/p/UrUFSr

https://flic.kr/p/UpaDqw

https://flic.kr/p/TpP2CT

https://flic.kr/p/UpaDNL