İki bin yirmi kelebek seferleri

Fotoğraf çekmek için yola çıkan kişi; her şeyin fotoğrafını çekmeye gayret ederse evine doğru dürüst hiçbir kare çekemeden dönebilir. Yüksek zum yetenekleri olan kompakt makineler; günlük gezilerde her şeyin fotoğrafını; iddiasız da olsa, çekebilme imkanı sunmakla birlikte hobisini bir adım ileri taşımak isteyenlerin değiştirilebilir lens özelliğine sahip DSLR makineler ile çalışmaya başlaması önemlidir.

Değişik model ve kabiliyetteki lensler odaklanılan konulara göre yeteneklere sahiptir. Kuşları, insanları, çiçekleri, manzaraları, yıldızları daha mükemmel karelemek için bu durumlara özel birbirinden farklı lensleri kullanmak gerekebilir. Bu durum haliyle bu güzel hobiyi ekonomik olmaktan biraz uzaklaştırmaktadır. Genellikle DSLR makineler ile birlikte verilen iddiasız temel (kit) lensler ile de başarılı kareler elde edilse de duruma göre farklı kabiliyetlere sahip lensler daha iyiyi hedefleyen hobi sahipleri için gereklilik haline gelebilmektedir.

Yukarıda saydığım farklı konularda olduğu gibi kelebekleri de karelemek için fotoğraf türüne özel lensler idealdır. Kelebek fotoğrafları için makro lensleri kullanmak en ideal neticeleri üretmeyi sağlayacaktır. Makro lensler yapı itibarı ile büyüteç gibi çalışan optik elemanlardan oluşur ve genellikle bire bir büyütme sağlar. Bu nedenle kelebeklerin kanat ve yüzlerindeki detaylar daha net bir şekilde karelenebilir.

Kelebekleri karelemek ile kuşları karelemenin ortak yönleri olsa da teknik açıdan oldukça farklı eylemlerdir. Kelebekleri karelemek için telefoto lensleri de kullanmak mümkün olsa da makro lensler ile elde edilen sonuçların kalitesine ulaşmak oldukça zordur..

Kelebek karelemenin teknik detaylarına bir başka yazıda belki haddim olmayarak değinirim ama aşağıdaki kareleri bu yaz bir arkadaşımın 100 ve 180 mm’lik makro lensleri ile elde ettiğimi söylemeliyim.

Hafta sonlarında eşimle gerçekleştirdiğimiz Trakya gezilerimizin yaz aylarına rastlayan günlerinde belirli bazı yürüyüş rotalarımız bulunmakta… Bu rotalardan birisi de kelebek çeşitliliği ve popülasyonu açısından oldukça zengin bir floraya sahip. Kızılağaç köyü mevkiinde orman kesimleri için açılmış yollardan ormanların derinliklerindeki birçok güzel dere, akarsu ve şelaleye erişilebiliyor. Bu patikalar boyunca neredeyse her kelebek türünün ayrı birer mahallesi var. Cehennem şelalelerine kadar uzanan ve birbirleri ile birleşen dereciklerin orman içinde kimi zaman nazlı kimi zaman aceleci aktığı vakitlerde bu kelebek seferleri oldukça keyifli oluyor. Yaz vakitleri bu yürüyüşlerde hayatı zindan eden sinek hücumlarını saymazsak bu rotayı gerçekten çok seviyoruz.

İki bin yirmi yılına damga vuran ve etkileri; üstelik artarak, halen devam eden pandemi koşulları sebebi ile daha az gezi düzenlediğimiz için geride kalan yıla göre daha az tür ile karşılaşmış olduğumuzu belirtmeliyim. Bazı türlerin ise peşinden koşarak görüntülemeye muvaffak olamadığımızı da atlamayalım.

Kelebekleri görmenin artık daha zor olduğu bir mevsime yol aldığımızdan ve iki bin yirmi bir baharına kadar kelebek peşinde koşmayacak olduğumdan bu yıl hangi kelebek dostlarımız ile karşılaşmış olduğumuzun bir envanterini çıkartmaya çalıştım. Binden fazla kare içinden seçebildiklerimi listelemeye gayret ettim. Belki de bu kareler içinde bu yazıya eklemeyi unuttuklarım bile olabilir ama eğer unutmuş olduklarım varsa sonradan yazıyı güncelleyerek eklerim.

Buyrun iki bin yirmi yılına ait kelebek seferlerimizde rastladığımız güzellikleri teker teker birlikte hatırlayalım ve unutmayalım. Onlar var sa hayat da var, umut da…


📷 Funda Zıpzıp Perisi
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Kanat üzerindeki halkalar birinden farklı boyutlardaki kuş gözleri gibi… Güneşin yükseldiği ve sıcaklığın dayanılması güç bir hal aldığı zamanlar kelebekleri görüntülemek oldukça zordur. Uçmalarını sağlayan gücü güneşin verdiği ısıdan aldıkları için beslenmek için çiçekler ve bitkilerin üzerine kondukları zamanlar oldukça kısadır. Bu anların en doğru ayarlar ile kadraja alınması gerekiyor. Kısacası çiçeğin üstüne kondukları an çektiniz çektiniz. Adından da anlaşılacağı üzere bu güzelliğin seri hareketleri onların karelenmesini biraz zorlaştırıyor.


📷 Sarı Azamet
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Mahya dağı / Kırklareli

Odaklama açısından hatalar barındıran bir çalışma olsa da bu yaz çektiğim kareler içinde çok sevdiğim bir kare oldu bu. Hızlı bir enstantane kullanarak güneşin en parlak olduğu vakitlerde çekilen bu karedeki olası beyaz patlamalarını minimize etmek istemiştim. Sarı azametin çok sevdiği çiçeklere konmak için inişe geçtiği anı biraz da şansın yardımıyla dondurabilmiş oldum.. O anı yakalamak çok keyifliydi.


📷 İspanyol kraliçesi
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Mahya dağı / Kırklareli

Onları benzerlerinden ayırt edebilmenin en belirgin göstergesi kanat altı iri beyaz gözeneklerdir. Gün ortasında konar vaziyette yakalamak oldukça zor olsa da böğürtlen çiçeklerini severler. Havalandıkları yere tekrar dönmeleri yüksek ihtimal olduğundan sabırla beklemenin ödülünü almak yüksek olasılıktır.


📷 Cengaver
📅 Haziran / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu güzel kelebeğe neden Cengaver demişler bilmem ama kanatları üzerindeki çizgiler adeta bir üniformadaki rütbeler gibi duruyor. Belki de bu yüzdendir.


📷 Erik kırlangıçkuyruğu
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Alımlı uçuşları büyüleyici güzelliktedir. Diğer türlere göre boyutları biraz daha iridir. Bu nedenle amatör meraklıların onları kareleyebilmesi biraz daha kolaydır!


📷 Orman melikesi
📆 Temmuz / 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

En sık karşılaştığımız türlerden biri… Bu güzel kareye güzel kelebeğimizin nasibine göz dikmiş bir böcek girmiş ikimizin de keyfini kaçırmıştı.


📷 Tavus Kelebeği
📅 Temmuz / 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Birçok kelebek meraklısı tarafından en güzel kelebek kabul edilir. Uçuşları sırasında neredeyse kapkara olan kanat altı renkleri nedeni ile uçarken siyah bir kelebek gibi gözükür.


📷 Diken kelebeği / Painted Lady
📆 Ağustos 2020
🗺 Mahya Dağı / Kırklareli

Onun yeri hep ayrıdır.
Geçen yıl ender rastlanan bir göç şöleni yaşattılar. Bu yıl pek karşılaşmadık ama ilk görüşmemizde hasretle karelemiştik.Yaşamları ve göçleri kelebek türleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.


9️⃣
📷 Benekli iparhan
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Peşinden epey koşturmuştu. Onları karelemek; en keyifli oldukları öğlen güneşinde neredeyse imkansız! Ama zor da olsa birkaç kare yakalamıştım.


1️⃣ 0️⃣
📷 Narin orman beyazı
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Konar vaziyette yakalamak pek güç… Parlak güneşin altında beyaz dengesini yakalayarak karelemek daha da güç.


📷 Çokgözlü mavi
📆 Temmuz 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Çayırların minik maviş süsleri… Kadrajın içine yerleştirmek, netlemek ve tabi ki tüm bunları yaparken onların hareketsiz kalabildiği kısa anları yakalayabilmek… Kelebek fotoğrafı çekebilmek konusundaki yetenekleri arttırmak için kendileri adeta birer minik öğretmen…


📷 Çayır esmeri
📆 Haziran 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu yıla kadar pek dikkat etmediğim ve ilk defa arşivime eklediğim bir güzellik oldu kendisi.


1️⃣3️⃣
📷 Amannisa
📆 Haziran 2020
🗺 Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

İsmi gibi kendisi de çok güzel… Çok sık rastlayamamış olduğumuz türlerden…


1⃣4⃣
📷 Orman Zıpzıpı
📅 Temmuz 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Bu güzel çiçeğin; muhtemelen yabani karanfil, üzerine bir kelebek konsa keşke diye içimden geçirdiğim sırada adeta poz vermek için gelip konmuştu. Sağolsun.


1️⃣5️⃣
📷 Mavi zebra
📆Eylül 2020
🗺 Ezine / Çanakkale

Köyde geçirdiğimiz tatilin ilk sabahında kahvaltı soframızın yanındaki duvarda adeta fotoğrafını çekmemiz için beklemişti.


1⃣6⃣
📷 Çok gözlü esmer
📅 Temmuz 2020
🗺️ Kızılağaç köyü mevkii / Vize / Kırklareli

Kelebekleri desenleri ile ayırt edebilmek için çoğu zaman hem kanat altı hem de kanat üstü desenlerini zihninize yerleştirmeniz gerekiyor. İki elbise ile dolaşan bu güzelliklerden birisi de bu zarif güzellik…

Originally tweeted by Fatih Özcan (@FatihOzcan_GS) on 7 Ekim 2020.

Dağ sümbülü

Nisan ayı geldiği vakit orman gölgelerinde, yamaçlarda ve hatta gezip dolandığımız kumullarda topraktan tek tük fışkırıveriyorlar.

Bu defa karadenize paralel, longozu kıyı ile ayıran minik tepeciklerin kıyısından kumulları tarayarak dolanıyoruz. Her hafta ayrı bir nabit topraktan uyanıyor. Bu yeniden doğuşa yakından tanık olmak duygusunu hemen hemen her hafta yaşamak muhteşem bir duygu.

Evvela kumullar üzerinde tek tük rastladık. Erkenci bunlar dedik ve hemen makinelerimize sarıldık. Bir yandan da ritmini hiç eksiltmemiş olan yağmur tepemize yağmaktaydı. Damlaların bu nazik çiçeğin yapraklarındaki tutunuşu harikulade bir görüntü.

Az daha yürüdüğümüzde bu yalnız çiçeğin akrabalarının çoğaldığını gördük.

Topraktan fışkırmış bu güzelliklere basmamak için itina göstererek yürüdük. Fotoğraflarını çektikten sonra da yolumuzu biraz değiştirmek istedik. Bu güzel çiçeklerin hemen az ötesinde
dört tekerlekli arazi motosikletlerinin kumullarda bıraktığı derin izleri görünce onlarca soru kafamıza üşüştü.

Neden? Neden? Neden?

Bu güzel coğrafyada sırt çantana bir şişe su, bir sandviç, birkaç meyve atıp boynuna asacağın fotoğraf makinesi ile keyfile yürümek varken şehrin o ne tat verdiği meçhul zevklerini buralara taşımak…

Ötelerden bu acayip arazi aracına binip kumsal üzerinde çılgın gibi eğlenen (!) kişileri gördükçe kıyı kumullarına doğal set çeken mert gölünün sularının geri çekilip güzergahın yürüyüşe uygun hale gelmesine üzülmedik değil.

Dağ sümbülünü parklara da ekiyorlar. Hepsi aynı anda topraktan fırlayıp aynı anda yedikleri gübreler ile merasim kıtası askerleri gibi oluyorlar. Tabiatın içinde kendi başına hayata tutunanları ve yaşamaya gayret edenlerin bu dağınık hallerini daha çok seviyorum. Yağmur, rüzgar ve tüm şartlar onları şu kısacık yaşamlarında daha dirençli hale getiriyor ve her biri farklı bir görüntüye, duruşa sahip oluyorlar. Ne karadenizin savurduğu tuzlu rüzgar ne de vakitsizce yağan damlalar onları yaşama tutunmaktan alıkoyamıyor.

Ama an geliyor topraktan dışarı yol alıp o güzel çiçeklerini tabiata armağan eden bu güzel nabit keyif için kumda motor bağırtanların kalın tekerlekleri altında kalıyor.

Yazık ediyoruz.

Yaşamak kolay değil.

Emek istiyor!

Yaşatmak kolay değil.

Saygı istiyor!

Yabani Siklamen (Cyclamen Coum)

Kış geldiğinden beri yollarını fena bozdular bizim Longoz ormanlarının. Makta (kışlık odun kesim alanı) faaliyetleri de biraz geç vakte sarktığından yağmurlar ile yumuşamış olan toprak yol; traktörlerin ve kamyonların altında çiğnenince bizim nazik arabalara geçit vermez oldu.

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na İğneada tarafındaki girişten Mert Gölü’ne erişmek çok sorun olmasa da birkaç kilometre ötedeki Hamam Gölü’ne gidebilmek sorunlu birkaç geçiş noktası nedeni ile pek imkan dahilinde değil gözüküyor.

Bu defa farklı bir güzergah ile şansımızı denemek istedim. Vize’den sonra Kömürköy üzerinden Sivriler köyüne giderek; oradan da Bulanık deresi üzerinden geçip Hamam Gölü’ne ulaşma planı yapmıştım.

Vize’de Otogar karşısındaki fırından sıcacık simitlerimizi aldıktan sonra direksiyonu Kıyıköy istikametine çevirdim. Geçen yıl Cehennem Şelalelerine gittiğimiz rotaya girmiştim. İleride Kıyıköy’e sapmayıp Kızılağaç istikametine doğru yol alacağız. Yol giderek daha yüksek irtifaya çıkıyordu ve Istrancalar üzerine çökmüş olan sis bulutları arasından geçmeye başladık.

Yer yer küçük çukurların olduğu düzgünce gözüken yolda çok süratli olmadan etrafınızı da seyrederek keyifli bir sürüş gerçekleştirmenizi tavsiye ediyorum. İnişli çıkışlı yollar genellikle parlak havalarda ve özellikle bahar aylarında seyrine doyum olmayan görüntüler sunuyor. Bu mevsim itibarı ile tabiat biraz çıplak da olsa yine de harika gözüküyor. Ne de olsa şehirden uzaktayız. Bu bile başlı başına bir nimet.

Sırası ile Kömürköy ve Kızılağaç köylerinden geçerek Sivriler köyüne ulaşacağız ama rastladığımız akarsu kenarındaki genişçe düz alanda park ederek bir süre mola vermeyi tercih ettik. İyi ki de etmişiz.

Çağlayarak akıp giden ve yatağındaki kayalara çarptıkça sıçrattığı sular ve üstünden atlayarak düştüğü yerlerdeki minik şelaleler ile mükemmel bir derenin kıyısındayız. Bu akarsuyun ismine haritadan baktığımızda Pabuç deresinin yanında olduğumuzu anlıyoruz. Bu güzel dere sularını Kıyıköy’e kadar götürmekte.

Akarsuyun kenarında tripodumu kurdum. Akarsuyu hem uzun pozlama hem de su taneciklerini havada dondururcasına kısa pozlama ile farklı şekillerde çekmek arzusundayım.

Ben tripod ve makinenin ayarları ile uğraşırken eşim kopartılıp yere atılmış güzel bir çiçeği elinde tutuyordu:

“Hangi vahşi kopartıp atmış bunu acaba?” dedi. Çok güzel mor taç yapraklar solgun şekilde gövdesinin ucundan sarkıyordu kopartılmış çiçeğin. Güzellikleri ait oldukları yerde sevmesini becerememiştik bir türlü. Ben birkaç uzun pozlamalı kare daha çekmeye çalışırken eşim elindeki akıllı telefon ile dere yatağının kenarındaki taşlardan sekerek çoktan derenin batı tarafına doğru yollanmıştı bile.

Tripodumu toplayıp diğer makinem ile eşimin peşine düştüm. Dere yatağı boyunca akıp giden su; üzerinden döküldüğü irili ufaklı kaya setleri sayesinde küçük şelaleler oluşturuyordu. Tabiat sevenler bu duyguyu çok iyi anlayacaklardır. Bulabildiğiniz her yol sizi bu suyun kaynağına doğru ilerlemek için gayrete getirir. Her adımda biraz daha fazla ilerlemek ve biraz daha ilerisini görmek, keşfetmek istersiniz. Eşim bugüne kadar gezdiğimiz her akarsuda olduğu gibi ilgi ile bu güzel oluşumu karelemeye ve daha da ilerlemeye çalışıyordu. Bulanık deresine doğru gideceğimiz bir yol olduğunu hatırlatıp bu cennet köşesinden ayrılmaya zorlukla ikna ettim kendisini.

Arabamızı bıraktığımız yere geri yürürken dere yatağından çıkmak için üzerinden atladığımız taşların binlerce yıldan beri sularla nasıl şekillendirildiğini bir kez daha hayretler içinde seyrettik. Arabayı park ettiğimiz yere geldiğimizde :

“Biraz evvel bana gösterdiğin kopartılmış çiçekten şurada bir sürü var!” dedim eşime. Bu güzel çiçekli bitkiyi görüntülemek için gösterdiğim yere koştu. Ben de peşinden tabi ki! Bakalım bizim SLR ile makro çekmeyi becerebilecek miyiz?

Arabamızı park ettiğimiz Pabuç deresinin kıyısındaki küçük bir köşede ağaçlardan düşüp çürümüş meşe yaprakları içinden kendilerine yol bularak fırlamış minik mor çiçekleri ile tabiatı bu ölü mevsimde şenlendiriyorlardı.

Kendilerine yol buldukları yerden dimdik yeryüzüne çıkmışlardı. Göğe yükselen gövdelerinin ucunda zarif bir sokak lambası gibi duruyorlardı. Açılmamış yapraklar henüz utangaç bir merhaba safhasındaydı dünyaya.

Daha evvelki İğneada ziyaretlerimizde Longoz Ormanları ziyaretçi merkezinden armağan edilen yöreye ait bitki örtüsünü tanıtan muazzam eserden göz aşinalığımız zaten vardı ve kısa bir araştırmadan sonra bu güzel çiçekli bitkinin yabani siklamen olduğunu anladık. İşte siklamenin sevdiği topraklardaydık ve etrafta yeni doğmaya başlamış siklamenler vardı. Kışa neşe katıyorlardı.

Henüz açılmamış olan yaprakları ile olduğu kadar açılmış yaprakları ile de ayrı bir güzellik siklamenler. Havadaki sisin su buharının değdiği yaprakları muazzam güzel görüntüler veriyordu. Bu minik harikaları kareleyebilmek için otların üzerine yarı uzanarak temiz bir pantalonu feda etmeyi göze almıştım. Yersiz bir kuruntuydu gerçi. Doğa kir tutmazdı ama az sonra anlatacağım gibi çok ciddi bir şekilde kirletilebilirdi.

Siklamenler şubat ve mart ayında çiçekleniyor. Soğuk kış şartlarına dayanıklılar. Kayın, meşe, kızılağaç, köknar ormanlarının bulunduğu yerlerde ve ülkemizde ağırlıklı olarak Istrancalar coğrafyasında yetişen yabani siklamen (cyclamen coum) tehdit altında olan bir bitki türü ve korunması gereken varlıklar içindeki durum kodu VU (vulnerable – tehdit altında) seviyesinde bulunuyor. Ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesindeki BERN protokolü gereği bu endemik bitkiyi korumakla mükellefiz. Ama!

Bu güzel siklamenlere rastladığımız yerin etrafını anlatmak istemiyorum. Utanç içindeyim. Bol miktarda naylon poşet, içki şişeleri ve türlü atıklar… Bu çiçeklere duyduğumuz hayranlık onları ait oldukları yerden kopartıp biraz elimizde tuttuktan sonra atmaktan mı ibaret olmalı?

Bu güzel coğrafyada yüzbinlerce yıldan beri çağlayan suların şekilendirdiği tabiat ve taşınmış alüvyonların oluşturduğu eko sistem içinde kendine yaşam alanı edinmiş yüzlerce endemik bitki ve canlı bu toprakların gerçek evsahipleri aslında. Böylesine ender türlerin var olduğu coğrafyada yaşıyor olmanın gerçek bir şans olduğunu idrak etmek için oldukça geç kalmaya başladık sanki.

Uzun pozlama, hareket yakalama ve makro çekim çalışmalarım içinde bu güzel siklamenler biraz daha düşünmeye sevk etti bizi.

Aklımız siklamenlerde kalarak Pabuç dereden ayrıldık. Kızılağaç köyü ve ardından sis dağını aşacağız.

Belki yolumuzun üzerinde yine az bulunur birşeylere rastlarız.

İnsanlığımız gibi!

Helikopterin ana fikri

Geride kalmakta olan yıl içinde boynuma fotoğraf makinesini asıp yollara düştüğümde bazı canlıların fotoğraflarını çekebilmek ciddi bir meydan okuma oldu. Özellikle de bu yaratılış harikasının sahip olduğu özellikleri; içinde bulunduğu ortamdan ayrıştırarak “makro” çekimle karelemek pek kolay değil.

Her ne kadar kendisine helikopter böceği denilmiş de olsa biz onu gerçek ismi olan “yusufçuk” olarak çağıralım zira insanoğlu helikopteri tasarladı ise bunu bu harika yaratıktan almış olduğu ilhama borçlu.

Bahar aylarından sonbaharın bitişine kadar ormanlık alanlara ve özellikle su kenarlarına yaptığımız doğa keşif yürüyüşlerinde bu muhteşem yaratığın farklı renklere sahip türlerine sıkça rastladık.

Fotoğraflamaya çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Diğer tüm canlılar gibi insan kısmını çok fazla yaklaştırmıyor. Çok ama çok hızlı uçuyor ve çok atik hareket ediyor. Genellikle yaprakların üstünde değil de ot ve yaprakların sivri kısımlarından çıkarttığı özlerle besleniyor ve tutundukları yere ayakları ile maharetle tutunuyor. Rüzgar ne kadar sallarsa sallasın bulunduğu yerin konumunda dilerse milim kıpırdamıyor. Kanat hareketlerinin bunları sağlaması için küçücük bedeninde konumlama bilgisinin ne hızda çalışıyor olduğunu anlamaya çalışmak bile insana devreleri yaktırabiliyor.

Tüm bunlara kafa yorarken etrafta uçuşanlar içinden birinin fotoğrafını çekebilmek için doğru duruşu yakalamaya çalışmak da açıkçası bir milli piyango biletinden çıkacak ikramiyeye benziyor.

Bir süre sonra birkaç kare yakalayabilmenin kendimce kolay bir yönetimini geliştirdim. Peşlerinden koşmak beyhude! Kendinize rahatça bir yer seçip sabırlı bir şekilde bekleyişe geçeceksiniz. Ürkerek uzaklaştığı yere kısa bir süre sonra tekrar geliyorlar. O sırada gerekli ayarları yaptığınız makine ile çekimlerinizi yapabilirsiniz. Ne kadar gayret edersem bu yaratığın kafasını net ve keskin bir şekilde fotoğraflayamadım. Dış bükey gözlerini oluşturan yüzlerce minik göz kendisine inanılmaz bir görüş açısı ve kabiliyeti veriyor ve sürekli titreşimler halindeki baş kısmını layığı ile kareleyememiş olmam belki de bu sebeple olsa gerek.

Yusufçukların net fotoğrafını çekmeye gayret etmek amatör hevesliler için ciddi bir kros antrenmanı gibi adeta.

Makineniz ile uygun ışık koşullarında iseniz sürekli çekim modunda tutmanızda fayda var. Objektifinizin netlemesini de mümkün olduğu kadar arkadaşımızın kafa kısmına odaklayalım.

İnsanlığın teknolojik gelişimine ilham veren bu yaratılış harikasının bir de uzaktan çektiğim siluetini ekleyerek bahsi şimdilik kapatalım.

Makro çekim oldukça iddialı olacaktır zira sizi bu kadar yakınına yaklaştırabilecek bir yusufçuğun ciddi anlamda dalgın ya da sarhoş olması gerekir. Ben bu kareleri 200 veya 300 mm’lik lensler ile elde ettim. Titreşim engelleyici özellik bu aşamada bir gereklilik olarak ortaya çıkmakta. Gereklilik diyerek kestirip atmak istemiyorum ama olursa iyi olur. Seri çekimi özellikle tavsiye ediyorum. ISO konusunda çok tutucu olmayın. Elemanlar loş ortamlarda ise biraz yüksek tutun.

Fotoğraflar başarılı mıdır değil midir takdirinize bırakıyorum ama bu yaratığı fotoğraflamaya çalışmak yaratılmış üzerinden yaradana bir hayranlık saygı duruşu gibi geliyor bana.

Işığınız bol olsun.

Karnında şerbet biriktiren

Karaağaç’tan Pazarkule’ye doğru gidiyoruz. Birazdan ülkemizin topraklarının en batı ucunda olacağız. Huduta yakın tarlalarda bahçe tarımı yapılıyor ve tarla sahipleri tazecik ürünlerini hemen orada bulunan tezgahlarında satışa sunuyorlar.

Belki kısmetizde birkaç kilo domates, biber salatalık veya mevsimi geçmedi ise enginar vardır. Aslında daha çok ayçiçek tarlalarının kenarında dolaşmak ve fotoğraf çekmek niyetindeyiz.

Güzel seraları olan Mustafa abi’ye uğrayıp geri dönerken güzel bir gündöndü tarlası kenarında durduk. Bu arada biz gündöndü demeyi severiz. Ayçiçeğini kim uydurdu bilmem ama sürekli olarak yüzünü güneşe çeviren bu güzel nebata gündöndü veya günebakan demek daha güzel gelmiştir bana.

Tarlanın kenarında gezinirken birkaç yusufçuk, kelebek görüp peşine takıldık. Gözüm ayçiçeklerin içine girip çıkan bir arıdaydı. Ayçiçeğin henüz olgunlaşmaya başlamamış tohumlarının sütlü tanelerine gömülüşünü karelemeliydim.

Bu işler için özel bir lensim olmadığından makinemin ve mevcut lenslerimin kabiliyetleri ölçüsünde birşeyler yapmaya çalışacaktım. 18-55 veya 30 mm’lik mono lensim ile arkadaşın dibine kadar girebilmem pek söz konusu olamazdı zira her ne kadar bal arısı da olsa ürkerse kendini savunma hakkını kullanabilirdi. Daha uzaktan ama daha güvenli bir şekilde arı üzerinde çalışmayı tercih ettim. Üstelik kendisini de rahatsız etmeyecek, içine gömüldüğü gündöndüden kana kana beslenmesini engellemeyecektim.

Arıları uçarken görüntülemek pek de kolay değil… Makinemi yeni aldığım yıl çiçekler arasında gezinen bir bombus arısını layığı ile karelemeyi becerememiştim.

En sabit durdukları anlarda bile bu çalışkan hayvanların mutlaka hareket eden bir yerleri var. Titreşen uzuvlarının hareketlerini dondurabilmek için enstantene biraz yüksekçe olmalı ve bunun sonucunda bulunduğunuz ortamın ışığına göre iso’yu serbest bırakmalısınız.

Daha önceki arı karesi çekme girişimlerimde küçük kurallara riayet etme hususunda çok bilinçli davranmadığım için güzel anları ziyan etmiş bulunuyorum. Özellikle aşağıdaki fotoğrafta kır şakayığının içine gömülmüş olan arkadaşı daha net çekebilirdim. Arının bir yandan da hızlıca uçup gidebileceği gerçeğinden hareketle bazen ayarları makinenin inisiyatifine bırakma kolaycılığına başvuruyoruz.

SLR tarzı bir makine ile çalışırken aynı zamanda odak ölçümleme türlerine de çalışmanızda fayda olabilir. Ne zaman spot, ne zaman merkez ağırlıklı veya diğer seçenekleri kullanmanızın uygun olacağına makinenizin özelliklerini anlatan bir youtube videosundan çalışabilirsiniz.

Yazımızın esas konusu olan kareye dönecek olursak kendisini gündöndünün içine gömmüş olan arkadaşımızın esas fotoğrafını aşağıda görebilirsiniz.

Fotoğrafın belirli bir alanını keserek aynı zamanda gölge, koyuluk ve doygunluk ayarları ile arının üstüne sıvanmış polenlere kadar netliği göz önüne çıkartabildim. Zannedersem bu kareyi çekerken arının üstünde doğruya yakın bir netleme gerçekleştirmiş olmam daha sonra fotoğrafı işlerken ve gizli kalmış çarpıcı yönlerini daha belirgin hale getirirken oldukça faydalı oldu.

Arının doğadan fışkırmış olan gıdasına nasıl gömüldüğünü ve içine çektiği özlerle birlikte bitkinin polenlerini nasıl üstüne başına sıvadığını göstermek açısından “fena değil” kategorisinde bir çalışma olarak arşivime ekledim.

Not olarak da bu çalışkan arkadaşlardan kutsal kitapta nasıl bahsedildiğini ekleyelim.

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.

Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.

Nahl 68-69