Yaprak döker bir yanımız

Sivriler köyünden longoz ormanlarına inen bir dağ yolu vardır. Ormancıların sürüklediği ağaç cenazeleri taşınırken yol da kullanılmaz hale gelir. Yaza doğru düzeltirler biraz. Rakımlı bir yerden deniz seviyesine yakına doğru yol alınır. On kilometreden biraz daha fazla. Kırkbeş dakikadan daha çabuk gittiğimiz olmadı. Acelemiz de olmadığı için yolların taşına, tozuna dikkat edip kimi zaman da yol kenarında rastlanacak birkaç yemiş ağacı veya kuşu gözleyerek gider geliriz longoza veya longozdan Sivriler’e.

Bizim şu Istrancalar’ın karışık ormanlarının en güzel taraflarından biri de Nazım’ın “bir orman gibi kardeşçesine…” sözünü hatırlatması belki de.

Tek bir çeşidin diasporadaki ırkdaşlar gibi bir dernek çatısı altında birleşmesine benzemez karışık ormanları memleketimin. Kayın, saplısına sapsızına ayırt etmeksizin kardeştir meşelere. Meşeler iyi geçinir komşusu gürgenler ile. Gürgenlerin kavga gürültüsünü duyan olmamıştır akağaca! Sadece bazısı diğerine göre biraz daha erken döker içini toprağa. En sonunda an gelir, güz biter ve kışın hepsi çıplaktır ayazlara.

Evet! Yaprak döküyor bir yanımız ama tekrar bu yoldan geçerken en az sarı kadar yeşilin de binbir tonunu göreceğiz yeniden.

Hele kış bir geçsin de…

Ama evvela yol kenarında az mola verip şu güzel kayınları hatıralarımıza ekleyelim.

Görsel

Güz yürüyüşünde son perde

Güz tüm güzelliği ile demlikte kalan son bir bardak çay gibi adeta. Bitmesin diye yavaşça yudumlamak istiyor insan.

Favori yürüyüş rotalarımız arasında yer alan Güneşli Göller sonbaharda gerçekten bir başka güzel. Rota üzerinde kamp ve piknik için uygun olan alanlardaki menfi insan etkisi son derece moral bozucu olsa da halen bu rotada yürümek keyif ve huzur verici.

Bugün rotamızı günün batışını takip eden zamanlarda sonlandırabildik. Ormana çöken gece sarının tonlarını yutmaya başlamadan evvel yorgunluğumu bir kenara itip son birkaç kare almaya çalıştım.

Fotoğrafçılık açısından çok başarılı olmasa da yıllarca anımsamaktan keyif alacağım bir günün kapanış sahnesi oldu bizim için.

Güneşli gölleri de, ona giden yolları da seviyoruz.

Bıçkıdere şelalesi

Istranca dağlarının birçok noktasında; kaynağından doğduktan sonra kendine yollar açarak, yollar arayarak akıp giden onlarca akarsu var. Bu suların kendilerine yüzyıllardır çizdikleri rotaların bir kısmında oluşan şelaleler bu güzel dağ ormanlarının içinde muhteşem güzellikler oluşturuyor.

Vize’yi terk edip Poyralı yolu üzerinden Sergen köyüne girip ardından Çifte Kaynaklar mevkine yol alarak bu güzel şelaleye yürüyüş yapmak mümkün.

Sergen köyü ile Kıyıköy arasında henüz tam bitmemiş ve oldukça bozuk olan bir yolda araca zarar gelmemesi için dikkatle yol aldık. Yol, rakım olarak yüksekte kalan bir yerden açılmış ve bazı yerlerden orman içlerine açılan ağaç taşıma yolları var. Gittiğimizden daha da sarp olan yollardan genişçe olanına saparak çifte kaynaklar piknik alanına doğru yol aldık.

Herhangi bir tabela olmadığından ve popüler dijital haritalarda da yanlış bilgiler bulunduğundan gittiğimiz yoldan da pek emin değildim. Araba ile dik bir rampadan aşağı indikten sonra daha düz, biraz da sonbaharın kızıl renklerinin etkisi ile daha keyifli bir orman yoluna girmiş olduk.

Bu güzel coğrafyanın en soğuk zamanlarından en kavurucu aylarına kadar birçok halini bilecek kadar gezilerimiz olmuştur ama zannedersem en keyifli zamanlar sarıdan kızıla tüm tonların harika birlikteliğinin senfonisini yazan sonbahar; bir başka türlü keyifli Istrancalarda…

Doğru yolda olup olmadığımızı tam bilemez durumdaydım açıkçası ve bunca yolun cefasını boş yere çekmiş olma ihtimali ile yolda ilerlerken karşımıza ilk manzara çıkıverdi.

Kimbilir kaç zaman; daha gür akan suyun debisi ile kaç evin mutfağına giren unu öğütmüş bir değirmenin yıkıntısı ile karşılaştık.

Belki de tüm yaz mevsimi çağıldamış olan akarsu; kaynağının yeni yağışlar ile besleneceği zaman gelene kadar kendini sakin bir müziğin etkisine kaptırmış gibiydi. Ağaçlardan düşen yapraklar acelesiz bir şekilde akan su ile biryerlere akıp gidiyorlardı. Değirmenin suya yansımasını çekebilmek için tripodumu kurdum ve burada kısık diyafram ile birkaç farklı kare denemesi yaptım. Etraf gerçekten çok güzeldi. Sonbahar çok güzeldi. Eşim birkaç adım ötede benim profesyonel makine ile yakalayamadığım kareleri cep telefonu ile kaydediyordu. Çaktırmadan O’nun harika karelerinden birini taklit ederek ben de çoklu pozlama ile bir sonbahar karesi yakalamaya çalıştım.

Tekrar aracımıza binip aynı tempo ile yol aldık. Henüz çifte kaynaklar mevkisine gelmemiştik. Yol kenarında araç park etmek için uygun bir yer bulup kalan yolu yürüyerek gitmek istedik. Etrafta kuş habitatı epey zengindi. Hatırlayabildiğim kadarı ile ilk Sıvacı kuşunu da bugün çektim.

Orman loşluğu içinde çektiğim resimde makinenin iso ayarını otomatikte bırakmak arzu ettiğim ölçüdeki keskinliği yakalayamama neden olmakla birlikte şimdilik Sıvacı kuşunu bu şekilde karelemek ile işe başlamış olduk. Ormandaki yaprak döken ağaçların gövdelerinde doksan derece yukarı ve aşağı rahatça durabilen bu sevimli kuş ile önümüzdeki zaman içinde sıkça karşılaşmayı ve daha keskin karelerini çekmeyi ümit ediyorum.

Çifte kaynaklar ismi zannedersem kimi yerde paralel olarak akan iki dereden geliyor olsa gerek. Derelerden biri, üzerindeki şelalenin arayışında olduğumuz Bıçkıdere olsa gerek. Ötekini de haritadan bir ara öğrenmeliyim. Piknik alanına geldiğimizde birkaç tahta masa, eğreti bir tuvalet, ziyarete gelenlerin temizlik anlayışları tahmin edilerek konulmuş ama pek bir işe yaramayan çöp konteyneri ve fırsatını yakalar yakalamaz hemen mangalını yakmış bir iki günübirlikçi gördük.

Kötü bir adet benimki biliyorum ama ormanın ortasında ateş yakana, doğayı kirletene selam vermiyorum. Piknik alanını hızla geride bırakarak şelaleye yürümeye devam ettik. Anlaşılan epey yolumuz vardı daha ama daha evvel de dediğim gibi etrafa saçılan çöp ve insan artıkları hariç yol çok keyifliydi . Yolda emin olmak için su kenarında masa kurmuş birkaç dayıdan oluşan keyifli bir topluluğa şelaleye nasıl gidileceğini sordum. Aslında tek bir yol vardı ama üç farklı dayı üç farklı yol tarif edince aralarında kısa bir tartışma yapıp fikir birliğine vararak bana yolu tarif ettiler.

Bu kısa ama tatlı moladan sonra hafif bir rampaya tırmanarak yola devam ettik. Yol biraz yormaya başlamıştı ve yürünecek yol biraz daha uzun olursa belki de vazgeçecektik. Kulağımıza biraz derinden gelen su sesi şelaleye yaklaştığımızı müjdeliyordu. Derken şelaleyi yukarıdan görebilecek şekilde yol almaya başladık.

Akarsu, aşındırdığı yolun kayalık kesiminde birbiri üzeride yığılı kayalık alanlarda çok güzel çağlıyordu. Yoldan aşağıya dik bir yamaç iniyordu. Şelaleyi biraz daha yakından görmek için aşağı inmek gerekliydi. Bunun için daha düz bir yer aradık ve biraz daha yürüyünce tam istediğimiz gibi bir yer bulduk. Zaten bizden önce gelip bu mekanda çoktan mangallarını yakmış aileler vardı bile. Aşağı indikten sonra az bir zahmet ile şelalenin yanına geldik. Muhtemelen gezdiğimiz kayaların üzerinde bahar aylarında durmamız mümkün olmayacaktır zira daha evvel de dediğimiz gibi akarsuyun debisinin belki de en zayıf olduğu zamanı yaşıyorduk.

Ormanın içindeki bu şelale manzarası ve sesi gerçekten muazzamdı. Bu manzarayı seyrederek saatler geçirebilirdik. Tripodumu tekrar kurdum. Yüksek enstantane ile suya, şelalelere yakışır bir etki verecek şekilde ayarlarımı yaptım. Diyaframı kıstıkça makine bunu enstantane değerini uzatarak tolere edecektir. Kanımca 1/2 saniyeye ulaşana kadar diyaframı kısarak deneme yapılabilir ki ben bu kareyi f22 değeri kullanarak elde ettim. Her ne kadar orman içi gündüz vakti çok ışık almıyor olsa da ışığın değdiği yerler uzunca enstantane ile daha da parlayarak patlayacaktır. Enstantane süresi uzadıkça yüksek diyafram kullanmak bu beyaz patlamalarının fotoğrafın beyaz dengesinin bozmasına müsade etmeyecektir. Dolayısla benzer bir çalışma için enstantane öncelikli bir mod kullanmak ilk olarak akla gelse de diyafram öncelikli mod ile değeri kısarak denemeler yapabilirsiniz.

Aynı çalışmayı akarsuyun sürüklediği yapraklar üzerinde de denemek mümkündür. Makinenizin beyaz dengesi ayarından “gölgeli ortam” seçeneği fotoğraflarınıza biraz daha farklı bir hava verebilir. Ben çekimlerimi yaparken RAW (ham) biçim ile kaydetmeyi tercih ediyorum. Bu seçim, fotoğraflarınızı daha sonra işlerken size birçok avantaj sağlayacaktır.

Bu güzel mekanda gerek fotoğraf çekmeyi gerekse de suyun sesini dinlemeyi sürdürmek isterdik ama kalabalık bir günübirlikçi topluluğunun meraklı saldırısı kadrajımıza girdi ve ekipmanımızı toparladık. Şelaleye biraz daha yakından bakınca kimbilir ne zaman bir kendini bilmezin kayalar üzerine püskürtme boya ile birşeyler saçmadığını fark ettim. Belli ki bir yerlerde yazılı bir eser bırakmak istemiş. Tabiat bu küçük terbiyesizliği elbette sularını çarpa çarpa silip atacak. Gün gelecek ne o yazı ne o yazıyı yazan ne de bu satırlar kalacak.

Bıçkıdere şelalesi baki kalacak! İnsan ile olan mücadelesi daha doğrusu tabiatın insanoğlunun saldırılarından dolayı oluşan yaraları tabi ki iyileşecek ama tabiata her saldırı insanın yeryüzündeki varlığını kısaltacak. O püskürtme boya ile şelale kayalarına yazı yazana bunlar neden öğretilmedi acaba?

İda’nın rüzgarı Tanrı’nın nefesi

Çanakkale’yi geride bırakıp Ezine taraflarına yol alıyoruz. Ezine’den sonra köye çok yol kalmayacak.

Etrafta zeytin ağaçlarının bilgeliği… Zaten bu topraklarda binlerce yıldan beri sadece bir bilgelik hakim. Zeytininde, keçisinde, otunda, kuşunda… Herşeyinde!

Köye varıp eve yerleşiyoruz.

Az biraz tozu, yaprağı temizliyoruz. Bahçedeki kuşa, bademleri lüpleten sincaplara merhaba diyoruz.

Biz geldik! Ama hava fena! Denizden gelen rüzgar bile fırın kapağı karşısında durmak gibi.

İlk gün yol yorgunluğu ve ardından sıcak derken pestil vaziyetindeyiz ama ikinci gün niyetliyiz. Bu defa sıcaktan kavrulmak yok. Ayazma pınarı tabiat parkı’na gideceğiz. İda dağının serinliğine bu defa daha erken ihtiyaç duyduk.

İda dağı ve Ayazma Pınarı Tabiat Parkı için yoldayız.

Bu yıl Bayramiç ve yöresindeki elma hasatı henüz başlamadan geçiyoruz bahçelerin yanından. Yine de bahçeler çok güzel. Dallar elmaları taşımaktan yorgunca biraz. Birkaç haftaya hasat ile birlikte güzel bir telaş başlar.

Bayramiç’ten sonra Evciler köyünü geride bırakıyoruz. Eylül başında köyün soğuk hava deposu açılacak ve uzun zaman emekle, özenle, alınteri ile evlat gibi büyütülmüş ürün hasat edilerek tüketiciye ulaşmadan evvel depolanacak.

Erkence olgunlaşmış elmalar yol kenarı tezgahlarda yer bulmaya başlamışlar bile. Sahibi olmayan bir tezgahta sadece bir yazı var. “Seç, tart, al… Hepsi kilo 5 TL!” Bir torba karışık meyve seçiyoruz. Çokça da Bayramiç beyazı dolduruyoruz torbaya. Tartıyoruz. Parasını da tezgah üzerindeki kutuya bırakıyoruz.

Ayazma yoluna girdik. Ezine taraflarında 36 olan hava sıcaklığı 28 civarına düştü bile. Havada insana iyi gelen bir hoşluk…

Tabiat parkı girişindeki görevli aradan geçen bir seneye rağmen bizi tanıyor. Selam edip içeri doğru sürüyoruz arabamızı. Az sonra uygunca bir yere park edip Ayazma’nın o soğuk sularında yürüyeceğiz.

Kaynağından koparak gelen suyun aktığı yerlerde oluşmuş doğal kanyon İda’nın tepesinde bir yerlere çıkıyor. Keçilerin bile tırmanmaya pek gözü kesmez gibi geliyor gözüme.

Sanki bir nefes çarpıyor akan suyun üzerinden yüzümüze. Bir an ürperiyor insan. Bir nefes… Bir üfleyiş… Bir ses gibi kopup gelen birşey var dağın yukarılarından.

Ayaklarımızı suya sokuyoruz. En fazla ona kadar sayıyoruz. Canımız acıyarak çekiyoruz ayaklarımızı soğuk sudan. Ağustos ortasında etraf cehennem yangınları yaşarken burada bu serinlik ve suyun taze erimiş buz kıvamında olmasının izahı nedir ki?

Bulunduğumuz yerden sakin şırıltılar ile akan pınarın aşağılara doğru döküldükçe hız kazandığı ve şelaleler oluşturduğu yerlerde piknik yapanlar, mangal yakanlar gırla…

Ceplerimizdeki birkaç bayramiç beyazını bu güzel temiz sularda yıkıyoruz. Bizim de pikniğimiz bundan ibaret. Havasını bozup, suyunu kirletecek bir faaliyetimiz yok.

Karı koca yüzümüzü o serinliğin geldiği yere çeviriyoruz bir süre.

Dağ bize serinliğini fısıldıyor. Yüzümüze serin ve dehşetli bir nefes üflüyor.

Hastalanırdık ya hani!

Ateşler içinde yanardık bir yudum su için inleyerek.

Bir nine yılların buruşturduğu elleri ile başımızı okşardı dudaklarında bir mırıldanışın belli belirsiz sesi duyulurdu.

Sonra elini bir daha sürerdi yüzümüze mırıldandığı kelimeleri yüzümüze üfleyerek.

Bir dua serinliği okşardı yüzümüzü. İçimizi yakan kötülüklerin üzerine Yaradan’dan ödünç alınmış bir nefesin ferahlığıydı bu kutlu ağızlardan üflenen.

Tıpkı İda’dan aşağılara esen rüzgar gibi.

Duyduk ki İda’nın tepelerinden aşağılara doğru inen nefese ve berekete göz dikenler vardır. Ellerinde hançerler ile bu dağların böğrüne yara açmaktalar.

Yapmayın!

Bizden söylemesi…

Belki sizin hançer tutan elinizi bükecek derman yoktur kalem tutmaktan körelmiş bileğimizde ama…

İda’nın rüzgarı…

Tanrı’nın nefesidir.

Allah’a meydan okumayın!

Yine kızıl sırtlı örümcek kuşu

Dallar yapraklar ile giyinince bizim minik kuşları görebilmemiz ve dolayısıyla kareleyebilmemiz zorlaştı.

Kuş fotoğrafçılarının youtube üzerinde paylaştığı videoların genellikle kış aylarında çekilmiş olmasının en büyük nedeni kuş gözlemlerinin bu aylarda daha kolay olması olsa gerek.

Bizim longoz seyahatlerimizde Sivriler köyünden Bulanıkdere’ye giden 13 km’lik orman yolunun sonuna doğru derenin üzerindeki köprüyü geçer geçmez yol kenarındaki alanı çevreleyen dikenli teller üzerinde rastlıyoruz hep ona!

Karakteristik olarak özgün bir arkadaş…

Sinekler ile besleniyor ve avlarını üzerinde tünemekten keyif aldığı dikenli tellere geçiriyor. Diğer kuş türlerine göre ise ortalıkta gözükme açısında pek de seçici değil. Bu kareyi çekmeye çalıştığım sırada arabanın içinden dışarı çıkmadım. Hava oldukça sıcaktı ve bir an evvel ormanın serin gölgesine doğru yol alıp Hamam Gölü’ne doğru yürüyüşe geçmek istiyorduk. Bu arkadaşın güneşin tam da alnında adeta bronzlaşmak istercesine umarsızca bekleyişine saygı duyduk.

Kendisine epey yaklaşmış olduğumu da düşünerekten güzel birkaç poz çekebilmeyi isterdim ama güneşin en parlak olduğu saatlerde parlamanın önüne geçebilmek için poz telafisini biraz eksiltmek bana düşündüğümden koyu bir çıktı sundu.

Ayarlarımı düzeltene kadar da kendisi bu gönüllü mankenlikten usanıp uçup gitti. İnanıyorum ki aynı yerde kendisini birdahaki sefere çok daha iyi bir ışık altında yakalayacağım.

2018’e veda ve karda fotoğraf çekmek

Poyralı’yı geride bırakıp Demirköy’e gidecek olan yol yıldız dağ silsilesi içindeki tepelere tırmanır.

Henüz düzlük ovadaki yolda ilerlerken bu sıradağlara baktığımızda en yüksek tepelerinden biri olan Mahya dağının zirvesinin epey dumanlı olduğunu gördük. Sis veya yağmurdan farklı birşeyler örtmüştü bu defa Mahya’yı.

“Biraz kar göreceğiz sanki!” dedim eşime.

Rampayı tırmanmaya başladıkça arabanın camlarına vuran yağmur taneleri havada nazikçe uçuşan kar tanelerine dönüştü. Her zaman su aldığımız çeşmenin önünde durduğumuzda ise etrafı örtmeye başlamış bir beyazlık başlamıştı. Çeşmeden küçük bidonu doldururken sırtıma kaban giymeden arabadan çıkmıştım ama rüzgar pek sert olmadığından kar soğuğu dinçlik verdi. Temiz hava ise ciğerlerimize şifa oldu. Bizim gibi su almak üzere durmuş olan yörenin yerlisi bir abi ile de ayak üstü söyleştik. Yakın mesafedeki suyu daha güzel bir çeşmeyi tarif etti. Suyun şifasını öyle bir anlattı ki mübarek çeşme adeta bir hastanenin dahiliye servisi sanki. Notlarımızın arasına ekledik.

Demirköy’e doğru giden yol daha da yukarıya tırmandıkça çok yoğun bir kar yağışı olmamasına rağmen daha evvelden yağmış olan kar bu defa gelinlik giydirmişti buralara. Yılın her mevsiminde farklı elbiseler kuşanan bir coğrafya burası ve her mevsim farklı güzel.

810 rakımlı Jandarma Kule mevkii’ne geldiğimizde bizim gibi kar seyrinin keyfini yaşamak isteyen birkaç aracın daha yolun kenarına park etmiş olduğunu gördük. Jandarma Kule tabelasından içeriye doğru giren patika her mevsim doğa yürüyüşü sevenlerin favori güzergahlarından…

Aracımızı park ederek biraz içeriye doğru yürüyoruz. Eşim cep telefonu ile benim SLR makinemin beceremediği kareleri yakalıyor. Hava 1 derece ama etraf o kadar güzel ki galiba üşümek aklımıza gelmiyor.

Karlı bir ortamda fotoğraf çekmenin bazı püf noktaları var. Yeni nesil makinelerin çekim seçenekleri arasında bulunan hazır ayarları ile bunlara pek de gerek kalmayabiliyor ama biz yine de kısaca bahsedelim.

Karlı ortam beyaz rengin yoğun bir şekilde makine içine girmesine ve fotoğrafta beyaz alanların patlamasına neden olacaktır. Bu derin konuda biz şimdilik temel bazı akılda kalıcı noktalardan bahsedelim. Makinemizi P moduna alarak pozlama değerini +1 değere getirelim ki beyazların ortaya çıkartacağı parlaklığı biraz kısmış olalım. ISO’yu 100’e sabitleyin. Etraf yeteri kadar aydınlık ve keskin fotoğraflar çekmek için ışık yeterli. Diyafram değerini makine kendisi verecek ve muhtemelen f.8 olacaktır. Beyaz dengesinde otomatik seçenek yerine; güneşli, gölgeli, bulutlu seçeneklerini ayrı ayrı deneyerek karşılaştırma yapmanızı tavsiye ederim.

Birkaç kare hatıra aldıktan sonra tekrar aracımıza bindik. Mahya’nın bu yüksekçe noktasından sonra artık yavaşça yokuş aşağıya gitmeye başlayacağız ve gördüğümüz kadarı ile daha aşağılarda kar yok. Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava dalgaları öncelikle yüksek yerlerde biraz antrenman yapıp uyarıda bulunuyor sanki bu topraklara. Belki de rüzgarlar çok amansız bir kış göstermek istemiyor zaten yorgun olan insanlara! Ne olursa olsun yazın kavuruculuğu kadar kışın amansızlığı da lazım bu topraklardan bitecek mahsullere. Her ne geliyorsa Yaradan’dan başımız üzere…

Hani ilkokul çocuklarına öğretmenleri ödev verir ya…

“Bir yıl bitiyor, diğer başlıyor… Bu konuda bir kompozisyon yazın, bir resim çizin!” der ya öğretmenler…

Biz de Mahya dağı, Jandarma Kule mevkii’nde bir kompozisyon yazdık, yanına da amatör karelerimizi ekledik.

Ve bunu da biten bir takvim yılının hatıra defterinin son sayfasına kısa ama etkisi uzun bir mutluluk anı olarak not düştük.

İyi seneler…

Ormana sonbahar çizmek

İğneada Longoz Ormanları içinde yaptığımız yürüyüşlerden bazıları Hamam Gölü ve etrafını keşfetmek içindi. Fırsat buldukça bu güzel tabiat parçasında her defasında yeni bir köşeyi keşfetmek ayrı bir keyif.

Bu defa da longoz ormanları içinde devam eden yolun kenarında aracımızı park ettik ve Hamam Gölü’ne yürüyüş yolunu belli belirsiz gösteren tabeladan yürümeye başladık.

Rotamızı daha sonra bu etkinliği yapmak isteyecek meraklılarla paylaşabilmek için de wikiloc uygulamasında kaydettik.

Hamam gölü kıyısı boyunca yürüdükten sonra kıyıya vuran dalgaların seslerini duyduğumuz uzaktaki karedenizin kıyıcığına yürüyelim dedik.

Bizi kendine çeken o sonbahar güzelliklerine sahip ormanın içinde kaybolmaktan korkmadan dalgaların seslerine yürüdük.

Orman içi patika yolları

Bu orman yürüyüşünün ruha ve bedene ne kadar şifa veren bir eylem olduğunu ancak deneyimleyenlerin bilebileceğini tekrarlamadan geçemeyeceğim.

İğneada Longozu içindeki Hamam Gölü’ne giden patikayı takip ederek vardığımız göl kenarındaki kısa seyir molası sonrası hiç de kısa sayılmayacak bir rota ile karadeniz kıyısına varmak mümkün. Bu yolda anıt ağaçlar ve doğal oluşumlar görülmeye değer. Neredeyse karanlık bir ormandan aydınlık bir sahile çıktığınızda kumların üzerinden aşamamış ve gerisin geri dönmeye çalışan derecikleri seyretmek mükemmel. O ağır kütüklerin hangi suyun ne kuvvetteki debisi ile denize sürüklenmiş olmasına akıl erdiremedim doğrusu.

Sahilde bir süre Karadeniz’in dalgalarını seyrettikten sonra içinden geldiğimiz ormana doğru kafamı çevirdim. Kainatın eşsiz sanatkarı bu defa sonbaharı resmetmişti bu güzel tuvale. Seyretmeye doyamadık. Ölmekte olan tabiat yeniden can bulacağı mevsime kadar öylesine güzel bir ahenk içindeydi ki kelimeler ile tarifi imkansızdı. Büyülendik.

Makinemi manzara moduna alarak birkaç kare aldım. Orman içinde çektiğim kareler için makinemi P modunda; beyaz dengesini “gölgeli” olarak seçip iso’yu da otomatikte tutuyordum. Sonbaharın bu son anlarından ne yakalayabilirsem arşivime katabileceğim güzel kareler olacaktı.

Mükemmel bir kıyı şeridi uçsuz bucaksız devam ediyordu. Longoz ormanları gerçekten eşsiz bir hazine…

İnşallah buralara kıymayacağız!

İnşallah buralara kıymak isteyenlere akil insanlar olarak karşı koyacak kadar güçlü olacağız.

Mantar bilimi

Vize’ye varmadan Çakıllı köyünden geçerken adet olduğu üzere yol üzerindeki köy fırınının önünde durduk.

Orman yürüyüşü sonrası pikniğimiz için biraz simit ve İstanbul’da birkaç öğüne eşlik edecek güzel ekmeklerden alacaktım.

“Simit kalmadı be abi!”

“Yapma ya! Daha sabahın bu saati hem de!”

“Sorma! Mantarcılar bitirdi simitleri!”

Mantar?

Simit?

Aradaki ilişkiyi çok anlamlandıramadım. Arabaya dönüp yol koyulduk.

Vize’deki bir fırında henüz simit vardı. Poyralı’yı da geride bırakıp İğneada Longoz’una giderken peynir, soka, helva gibi nevaleyi de tedarik ettik. Orman örtüsünün sıklaşması ile birlikte yol kenarında park etmiş araçlar artmaya başladı. Eline torba ve sepet alanlar ormanlara dalıyordu. Belki ot topluyorlardır dedik ama mantar pek aklımıza gelmedi açıkçası.

Demirköy’ü de geçince ormanların sık ağaçları arasından mutlu bir şekilde çıkanlar ellerindekileri arabalarına yüklerken herkesin mantar toplama telaşında olduğunu anladık.

Longoz ormanlarının içindeki göllerine sapan yoldan girdik. Mert gölü’nün kameriyesine kadar araba ile gittik. Yapmak istediğimiz yürüyüş için rota bir hayli kalabalık gibiydi ve açıkçası şehirde yapamadıkları patırtıyı bu eşsiz ormanda yapmaya gelenlere pek katlanmak zorunda hissetmedik kendimizi.

“Hamam gölü’ne gidelim!” dedik. Güzergahı çok fazla bilmiyorduk ama kaybolarak öğrenebilirdik pekala! Hamam gölü yolunda orman işçilerinin kestikleri odunları kamyonlara yükledikleri yerde yol hem tıkalı hem de oldukça bozuktu. Yol kenarında çayını demlemiş ve dinlenmekte olan güleryüzlü kamyoncuya yol durumunu sorduk:

“Valla gidemezsiniz bu araba ile! Saplanır kalır! Arkadaşlar açacak şimdi yolu. Çay ikram edeyim isterseniz. Mantar da var!”

Yine mi mantar! Bugün anlaşılan mantar yağıyor Trakya’ya! Arabadan indik. Kamyoncu yaktığı ateşin közü üzerinde güzel bir çay demlemişti. Az ötede de yine ayrı bir köz üzerinde kocaman bir mantar ağır ağır pişiyordu:

“Ben az evvel yedim bir tane! Bana birşey olmadı. Siz de isterseniz yeyin. Ayı mantarı. Çok lezzetli. İsterseniz yumurta mantarı da var.

Açıkçası marketten tedarik edilen kültür mantarı haricinde bir mantar kültürüne sahip değildik ve kibarca teşekkür ederek bu güzel teklifi reddettik. Yol açılınca vedalaştık ve tekrar arabaya bindik. Yol kötü ise bunu yaşayarak görmek en güzeli olacaktı. Kötü bir yol olursa geri dönerdik. Gitmeden bilemezdik ki!

Hamam gölüne doğru birkaç kilometre daha ilerleyince yol kenarında minik bir barakayı barındıran çiftlik gibi bir yer fark ettik. Aracımızı önüne park ederek biraz yürüyüp geri döndük. Orman içindeki bu minik alanda toprağını çapalayan orta yaşlı bir abi bizi fark etti ve tüm Trakyalılar gibi güleryüzle selam verdi. Bir iki sohbetten sonra kendisi de bize topladığı bir çuval mantarı gösterince merak edip bu mantar bolluğunun nedenini sorduk.

“Güz yağmurları başladığında tüm bu ormanlar hep mantar dolar. İşte bunlar ayı mantarı bunlar yumurta mantarı. Yumurta mantarları büyüdüğü vakit de işte böyle gelin yanağı oluyor!”

Eksik olmasın abi bize on dakikalık bir mantar eğitimi verdi. Daha sonraları yörede ayı mantarı veya bolet olarak bilinen mantarın aslında porçini mantarı olarak da bilinen makbul ve pahalı mantar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

“Vereyim biraz yanınıza! Pişirirsiniz evde!”

Ah benim gönlübol Trakya insanım! On dakikada akraba gibi sever insanı. Tüm bu mantar oryantasyonu sırasında doğal mantarlara olan önyargımızın yıkılmaya başladığını itiraf etmeliyiz. Eşimle birlikte karnımızın da acıkması ile ciddi olarak canımız bu mantarlardan; tadını hiç bilmiyor olmamıza rağmen, çekmeye başlamıştı. İsmail abi’ye teşekkür ederek izin istedik. Gün ışığını daha da kaybetmeden Hamam Gölü’ne ulaşmak istiyorduk. İsmail abi bize arılarını da gösterdikten sonra arabaya kadar arkamızdan uğurladı.

Hamam Gölü’ne az bir yolumuz kalmıştı. Yol üzerinde sağlı sollu arabalar aynı amaçla buralara kadar gelmişti. Yol kenarlarında fışkırmış olan mantarları görünce neden bugün insanların ormanlara hucum ettiğini daha da iyi anladık.

Hamam Gölü’ne giden yürüyüş yolu istikametini gösteren tabelanın kenarına arabamızı park ettik. Ormana girmeden birkaç lokma atıştırdık ve bilmediğimiz bir istikamete doğru; önceden işaretlenmiş ağaçları kılavuz edinerek göle doğru yürümeye başladık. Ormanın içi büyülü renklerle kaplıydı. Güzün gelmesi ile birlikte renk değiştirmeye başlayan tabiata yerden fırlamış ve yağan yağmurların ağır tanelerinin kalplerini kırdığı güz çiğdemlerine rastladık bolca.

Tabi ki çektiğimiz kareler içinde en fazla öne çıkanlar günümüze damgasını vuran mantarlar oldu. Her ne kadar İsmail abi’nin mantar konusunda verdiği eğitim oldukça güzel olsa da biz bunlar içinde yenilebilir olanları ayrıştıracak kadar uzman değildik henüz. Şimdilik sadece fotoğraflarını çekmekle yetinecektik. Çekmeye çalıştığımız birkaç kareyi de burada paylaşıyorum.


Hamam Gölü etrafında güzel bir tecrübe yürüyüşü de yaptıktan sonra gün akşama kavuşmaya başlarken longozdan ayrılma yoluna girdik. Dönüşte İsmail abi’nin minik cennetinde duraklayarak kendisine teşekkür ettik. Bir daha ki sefere ballarının da tadına bakmak için sözleştik.

Dönüşte İğneada’ya uğradık. Birçok yerde mantar pazarları kurulmuştu. İnsanlar alıp satmak ile ilgili bir telaş içindeydiler. Tüccarlar kasalarca mantarları arabalarına yüklüyorlardı. Kısacası yer gök mantardı. Biz daha fazla dayanamayarak bir büfenin önündeki tezgahtan bir kilodan biraz fazlaca yumurta ve gelin mantarı aldık. Eşim mantarı satan hanımefendiden nasıl pişirileceğine dair tüyolar da aldı. Halen önyargı duvarlarımızı tam yıkamamış olacağız ki satıcının ısrarlarına rağmen ayı mantarlarından almayı bir sonraki haftaya erteledik.

Dönüşte içinden geçtiğimiz Demirköy ilçesi ise mantar konusunda adeta bir borsa merkezi gibiydi. Cadde boyunca kamyonlar, toplanmış olan mantarları yola çıkarmak üzere bekliyordu. O gün İğneada, Demirköy ve çevresinde milyonlarca liralık mantar borsasının oluştuğunu yöre halkı adına sevinerek dinledik.

İstanbul’a döndüğümüzde eşimin pişirdiği yumurta ve gelin mantarlarından yahniyi ise hiç anlatmayayım. Şu kadarını belirtmem gerekirse bir sonraki hafta yine mantar için koştuk İğneada’ya!

Ama maalesef kısacık süren mantar zamanını kaçırmışız. Kısmetse bir daha ki sefere!

Istıranca dağları

Yılın her mevsimi bir başka güzel oluyor Istırancalar.

Daha birkaç ay evvel tabiat kızarırken gitmiştik Istıranca dağlarına.

Köyler yaklaşan kışa hazırlık içindeydi. Bazı evlerde pekmez kaynatmak için odunlar yığılmış, bazılarında ise yanan ateşin tatlı duman kokusu vardı.

Kış geldi geçti bahar geldi.

Ormanların içine bir yeşil ışık dolma vakti.

Gidip görülecek neler var neler?

Istırancalar da bir güzel hayat var.

Dupnisa mağaraları hedefli olarak yolumuza çıktık.

Uzunca ama kesinlikle sıkıcı olmayan yolculuk esnasında ovalar, bayırlar ve orman içleri baharın türlü güzelliklerini barındırıyor.

Rapiska tarlalarının sarısı, diz boyunu geçmiş buğdayların yeşil bir denizi andıran hali insanın içini açıyor.

Orman içlerinde çiçekleri halen üstünde duran ağaçların kokuları nefis.

Dupnisa mağaraları ziyarete tam olarak 15 Mayıs’ta açılıyor. Şimdilik yarasaları ürkütmemek vakti.

Sadece üst galeri ziyarete açık ve sayısını kestiremediğim adet merdiven ile çıkılıyor.

İflahım tırmanırken kesildi. Eşimi doktora gözükeceğime söz vermek zorunda kaldım. Onca merdivenin sonunda mağaranın üst girişinden kısa da olsa bir gezinti yapıp bu doğa harikasını görmek mümkün.

Sarpdere başta olmak üzere köylerin manzaraları müthiş. Fotoğraf merakım için keçileri model almak istedim ama içlerinden bir tanesi nedense beni pek sevmedi.

Kızgın keçilere dikkat. Şakaları yok. Uyarıda bile bulunmuyorlar. Arabaya zor attım kendimi. Arabanın dikiz aynasını nerede ise kırıyordu asabi herif. Olan benim karizmaya oldu. Hanım halen halime gülüyor.

Çektiğim karelerden bazılarını arz ederim.

https://flic.kr/p/TmXaYy

https://flic.kr/p/UDpnwt

https://flic.kr/p/UDpnj4

https://flic.kr/p/U4jKjW

https://flic.kr/p/TpP1kc

https://flic.kr/p/UDpnbt

https://flic.kr/p/UzMdNC

https://flic.kr/p/UzMdvo

https://flic.kr/p/UrUDVR

https://flic.kr/p/UzMdmq

https://flic.kr/p/UrUDJi

https://flic.kr/p/TpNZNF

https://flic.kr/p/UrUFSr

https://flic.kr/p/UpaDqw

https://flic.kr/p/TpP2CT

https://flic.kr/p/UpaDNL